Taban tabana zıt: Birbirinin tamamen karşıtı olmak, birbirine çok aykırı.
Taban tepmek (patlatmak): Yayan olarak çok uzun yol yürümek, çok sık gidip gelmek.
Tabana kuvvet: "Binecek bir şey yok, yayan gitmekten başka çare de kalmadı" anlamında kullanılır.
Tabanları kaldırmak: Çok hızlı yürümeye ya da çok hızlı koşarak kaçmaya başlamak.
Tabanları yağlamak: 1. Uzak bir yere yayan olarak gitmek için hazırlanmak. 2. Hızlıca koşarak kaçmak.
Tabanvayla gitmek : Yürümek.
Tabanvayla gitmek: Araçla değil de yürüyerek gitmek.
Taburcu olmak: İyileşen hasta, bakıma gerek duymadığından hastaneden çıkmak.
Tadı damağında kalmak: Tadını, lezzetini bir türlü unutamamak.
Tadı tuzu kalmamak: Eski zevk veren yanı kalmamak, yavanlaşmak, güzel ve çekici durumu ortadan kalkmak.
Tadına bakmak: Küçük bir parçasını ağzına alarak lezzetini denemek, nasıl olduğunu yoklamak.
Tadına varamamak: Bir şeydeki ince güzelliği duyamamak, hissedememek ya da kavrayamamak.
Tadında bırakmak: Ölçülü olup aşırılığa kaçmamak.
Tadını almak: 1. Bir şeyin lezzetini almak. 2. Yaptığı işten zevk duymaya başlamak.
Tadını çıkarmak: Bir şeyin sağladığı güzelliklerden ya da imkanlardan istediği gibi yararlanmak.
Tadını kaçırmak : Zevkini bozmak
Tadını kaçırmak: Zevkine varılmaya çalışılan bir şeyde aşırılığa kaçarak olumsuz bir durum oluşturmak, zevki bozmak.
Tahtası eksik: Aklı noksan, deli.
Takım taklavat: Hepsi, parçalarıyla birlikte.
Takıp takıştırmak : Çok süslenmek.
Takıp takıştırmak: Özenerek süslenmek.
Takke düştü kel göründü: Kusuru, kabahati örten şey ortadan kalkınca bütün çirkinlikler, hileler, ayıplar ortaya çıktı.
Talihi yar olmak : Şansı yardım etmek.
Tam adamını bulmak: 1. En uygun kişiyi seçmek. 2. En uygunsuz kişiyi seçmek.
Tam takır kuru bakır: İçinde hiçbir şey yok, bomboş.
Tam üstüne basmak: İstenilen şeyi bulmak, fikir ve davranışlarında isabet kaydetmek, istenilen sözü söylemek.
Tan atmak / ağarmak / sökmek: Gün doğmaya başlamak, şafak sökmek.
Tanrı misafiri: Eve kendiliğinden gelen konuk.
Tantuna gitmek : 1-Öldürülmek.2-Belaya uğramak.
Taraf tutmak: Bir yanı desteklemek, yan çıkmak.
Tarihe karışmak: Yalnız adı anılır olmak veya etkisi yok olmak.
Taş atmak: Birine dokunacak, onu incitecek söz söylemek.
Taş attı da kolu mu yoruldu?: "Bu kazancı sağlamak için hiç yoruldu mu, emek verdi mi, para harcadı mı?" anlamında kullanılır.
Taş çatlasa: "Ne yapılsa, ne denli zorlansa, gerçekleşmesi imkânsız" anlamında kullanılır.
Taş çıkartmak: Biri, ötekinden niteliğiyle üstün olmak.
Taş kesilmek: Çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez olmak; sesini çıkaramamak, hareket edememek.
Taş üstünde taş bırakmamak (koymamak): Her şeyi yıkıp yerle bir etmek. "Belediye araçları gecekonduları yerle bir ettiler, taş üstünde taş koymadılar."
Taş yağar kıyamet kopar : Felaket ve korkunç zaman .
Taş yürekli : Acıması olmayan kimse.
Taş yürekli: Hiç acıma hissi taşımayan, merhametsiz.
Taşa tutmak: Üst üste taş atmak, sürekli taşlamak.
Tasamın on beşi : Umrumda değil anlamında.
Taşı gediğine koymak: Zekice bir hareketle gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söylemek.
Taşı sıksa suyunu çıkarmak: Bedence çok kuvvetli, dinç kimse.
Tası tarağı toplamak: Gitmek üzere bütün eşyasını toplamak.
Tatlı dil: Gönül alıcı, hoşa giden, kırmayan konuşma biçimi ya da söz.
Tatlı sert: Kırmamakla birlikte yumuşak da olmayan söz ya da davranış.
Tatlı su firengi: Batılılık taslayan, Batılı gibi davranan Doğulu Hristiyan.
Tatlıya bağlamak: Bir anlaşmazlığı tarafları memnun edecek biçimde bir çözüme ulaştırmak.
Tava gelmek: 1. Yumuşamak, kanmak. 2. Süzülecek duruma gelmek.
Tava getirmek: Gereği kadar ısıtmak.
Tavına getirmek: Bir işi en uygun duruma getirmek.
Tavır almak (takınmak): Belli bir durum ve davranış almak.
Tavşan yürekli: Korkak, ürkek, çekingen.
Tavşana kaç tazıya tut: Birbirine karşı olan tarafları çatışma için kışkırtma, davranışlarında yüreklendirme.
Tavşanın suyunu suyu: İki şey arasında çok uzak bir ilgi olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tazıya dönmek: 1. Oldukça zayıflamış olmak. 2. Sırılsıklam, çok ıslanmış olmak.
Tebdil gezmek: Tanınmamak için kılık değiştirerek gezmek.
Tebelleş olmak: Kancayı takmak, musallat olmak, istediğini yaptırıncaya kadar yakasını bırakmamak.
Tebeşire peynir bakışlı : İyi görmeyen şaşı olan kişi.
Tefe koymak: Biriyle ilgili olarak alaylı dedikodu yapmak.
Tekbir getirmek: "Allah-ü ekber" diyerek Allah'ın adını yüceltmek.
Tekerine çomak sokmak: Birinin yolunda giden işini engellemek, aksatmak gibi davranışlarda bulunmak.
Tekin değil: 1. İçinde cinlerin olduğu kabul edilen bina ya da yer. 2. Kendisinde bazı gizli güçlerin olduğu sanılan, tehlikeli kabul edilen kimse.
Tel çekmek: 1. Telgraf çekmek. 2. Telle sınırlandırmak, telle çevirmek.
Telâşa düşmek: Heyecanlanmak, aceleci olmak.
Telleyif pullanmak: Kimi bezeme teli ve süslerle iyice süslemek.
Temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koymak: Bir meseleyi sürekli anlatmak, yeni bir şeymiş gibi birçok defa söz konusu etmek.
Temel atmak: 1. Bir yapının temellerini yapmaya başlamak. 2. Bir işe başlamak, ilk davranışta bulunmak, girişmek.
Temel taşı: 1. Bir yapının temeline konan taş. 2. Bir şeye temel olan öğe, kişi, bir şeyin aslî unsuru, en güçlü dayanağı.
Temiz para: 1. Kesintiden sonra elde kalan para miktarı. 2. Doğru yoldan kazanılmış para.
Temize çekmek: Karalama halindeki bir yazıyı yeniden, silintisiz ve kazıntısız bir şekilde kâğıda yazmak.
Temize çıkmak: Bir kimsenin suçsuz olduğu anlaşılmak.
Tencere dibin kara seninki benden kara: "Kötülükte, kusur yönünde sen benden daha betersin" anlamında kullanılır.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş: İki değersiz kişi bir araya gelmiş, birleşmiş, yakışmışlar birbirlerine.
Tencerede pişirip kapağında yemek: Kıt kanat geçinmek, olanıyla yetinmek.
Tepe tepe kullanmak: Yıpranacağını, eskiyeceğini düşünmeden, sakınmadan istediği gibi kullanmak.
Tepeden bakmak: Küçümsemek, kendini üstün görmek.
Tepeden inme: 1. Beklenmedik, şaşırtıcı, ansızın gelen. 2. Yüksek bir makamdan çıkan buyruk, emir.
Tepeden tırnağa (kadar): Her yanı, baştan aşağı, bütün vücudu.
Tepesi atmak: Çok sinirlenmek, birden öfkelenmek.
Tepesi üstü: Tepe taklak, başı yere gelmek üzere.
Tepesinde havan dövmek: Üst kattakiler gürültü yaparak alt kattakileri rahatsız etmek.
Tepesinden (başından) kaynar su dökülmek: Hiç ummadığı bir durumla karşılaşıp derin bir üzüntüye kapılmak, sıkıntı içinde kalmak.
Tepesine binmek: "1. Şımarıklığı sebebiyle her istediğini yapmak, yaptırmak. 2. Kendinden güçsüzleri ezmek, onlara kötü davranmak.
Ter dökmek: 1. Bir işi yapmak için çok zahmet, zorluk çekmek. 2. Çok terlemek.
Terbiyesini vermek: Yaptığı kırıcı hareketler, kullandığı kötü sözler için kendisini sertçe uyarmak, azarlamak, gerekirse dövmek.
Tercüman olmak: Başkasının duygusunu, düşüncesini dile getirmek, anlatmak.
Tere yağından kıl çeker gibi: Hiç kimseye zarar vermeden, çok kolaylıkla kimseye hissettirmeden, kimi sorumluluklardan kurtularak.
Tereciye tere satmak: Birine çok iyi bildiği bir konuda bilgi vermeye çalışmak.
Ters tarafından kalkmak: Aksi, huysuz ve ters olmak.
Ters yüz etmek: İçini dışına, altını üstüne getirmek ya da çevirmek.
Ters yüz geri dönmek: İstediğini elde edemeden, eli boş dönmek.
Tersi dönmek: Şaşkınlıktan bulunduğu ve gideceği yeri kestirememek.
Teselli etmek: Avundurmak, acısını gidermeye, onu rahatlatmaya çalışmak.
Teslim bayrağı çekmek: 1. Yenilgiyi kabullenmek, teslim olmak. 2. Bir çekişme sonunda karşısındakinin istediğini yapmaya razı olmak.
Teslim olmak: 1. Kendinden üstün bir güç karşısında yenilgiyi kabul etmek, mücadeleden vazgeçmek. 2. Kendini teslim etmek, birtakım ellere bırakmak.
Teşrif etmek: Onurlandırmak, şereflendirmek.
Tetikte olmak: Her an uyanık ve hazır bulunmak.
Tez canlı: Aceleci, sabırsız, beklemeye dayanamayan.
Tez elden: Çabucak, bir an önce, çarçabuk.
Tezgâhı kurmak: İşe başlamak üzere tüm araç ve gereçleri hazırlamak, çalışmaya başlamak.
Tezkeresini eline vermek: Kovmak, işten atmak, işine son vermek.
Tıka basa doldurmak: Doldururken çok bastırıp sıkıştırmak, hiç boş yer bırakmamak.
Tıka basa yemek: Haddinden fazla yemek, çok yemek, mideyi rahatsız edecek kadar çok yemek.
Tımarhane kaçkını: Delice işler yapan kimse.
Tıpış tıpış yürümek: 1. Kısa adımlarla çabuk yürümek. 2. İster istemez bir yere gitmek.
Tıraş etmek: 1. (Saç, sakal) benzeri tıraş işini yapmak. 2. Bıkkınlık verecek kadar uzun ve gereksiz konuşmak.
Tırnak göstermek: Gözdağı vermek, korkutmak.
Tırpan atmak: 1. İstemediği kişilerin bir yerdeki görevlerine son vermek. 2. Kırıp geçirmek, topluca öldürmek, kıyıma uğratmak.
Tohuma kaçmak: Yaşlanmak, evlenme çağı geçip kartlaşmak.
Tok evin aç kedisi: Varlıklı olduğu hâlde doymayan, ihtiyacı olmadığı hâlde aç gözlülük eden, her gördüğüne sahip olmak isteyen (kimse).
Tok gözlü: Mala, paraya, yiyeceğe düşkün olmayan; cömert.
Tok sözlü: Sözünü esirgemeden, çekinmeden, hatır gönül dinlemeden söyleyen.
Tokat aşketmek: Ansızın el içi ile vurmak.
Tongaya basmak: Tuzağa düşmek.
Topa tutmak: 1. Bir yeri top ateşi altında bulundurmak. 2. Bir kimseye kırıcı, ağır sözler söylemek.
Toprağı bol olsun: Müslüman olmayan ölülerin anılması sırasında kullanılır, Müslüman ölüler için "Allah rahmet eylesin" denir.
Topu topu: (Azımsanan şeyler için) olup olacağı, yalnızca, hepsi.
Topun ağzında: Tehlikeye, saldırıya en yakın yerde olmak.
Toz kondurmamak: Bir şeyi kusursuz göstermek, onda bir kusurun olabileceğini kabul etmemek.
Toz olmak: Ortadan kaybolmak, kaçmak, uzaklaşmak.
Toz pembe görmek: Aşırı iyimser olmak; hemen her aksaklığı, üzücü durumları iyimserlikle karşılamak.
Tozu dumana katmak: 1. Ortalığı altüst etmek, karışıklığa yol açmak, gürültü patırtı çıkarmak. 2. Çok fazla toz kaldırarak koşmak veya kaçmak.
Tükürdüğünü yalamak: Verdiği sözden geri dönerek benliğini küçültmek.
Tur atmak: Dolaşmak, dolaşıp gelmek.
Türkü yakmak: Bir türküye ezgi uydurmak.
Türküsünü çağırmak: Birinin hoşuna gidecek davranış ortaya koymak, söz söylemek, onun tarafını tutmak.
Turnayı gözünden vurmak: Hiç beklenmedik bir kazanç sağlama imkanını ele geçirmek.
Turp gibi: Çok sağlıklı, sağlam, rahatı yerinde.
Turşu gibi olmak: Çok yorgun, bitkin düşmek.
Turşusu çıkmak: 1. Çok yorulmak. 2. İyice ezilmek, parçalanmak.
Turşusunu kurmak: Bir şeyi kullanmak, harcamak gerekirken kıyamamak durumunda söylenir.
Tut kelin perçeminden: Güç bir durumda çözümün zor olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tuttuğu dal elinde kalmak: Dayandığı, güvendiği şey önemini kaybederek işe yaramaz hâle gelmek, fayda temin edemez olmak.
Tuttuğunu koparmak: Her girişiminden başarıyla çıkmak, her işi becermek.
Tutunacak dalı olmamak: Güveneceği, dayanacağı kimse bulunmamak.
Tütünü tepesinden çıkmak: Bir acının ateşiyle yanıp tutuşmak, çok üzülmek.
Tüy dikmek: Kötü bir işi, ortaya konan bir söz ya da davranışla daha da kötüleştirmek.
Tüyleri diken diken olmak: Korku, heyecan, endişe veya üşümekten vücuttaki tüyler, kıllar kabarmak, dikilmek.
Tüyü düzmek: Önceleri kötü olan kılık kıyafetini düzeltmek, iyi yaşama kavuşmuş gibi güzel giyinir olmak.
Tuz (la) buz olmak: Kırılıp parçalanmak, çok küçük parçalara ayrılmak, paramparça olmak.
Tuz biber ekmek: 1. Bir yemeğe tuz ya da biber dökmek. 2. Bir üzüntünün acısını, bir kusurun ağırlığını daha da artırmak.
Tuzlayayım da kokma: Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü olarak kullanılır.
Tuzluya mal olmak: Oldukça çok para harcanarak sağlanmış olmak.
Tuzu kuru: Hiçbir derdi, sıkıntısı olmayan; kazancı yerinde olduğu için kaygılanmayan.