
Kenara Çek Deyimler Burada Sözlüğü
Büyük Türkçe Ailesi Deyim Çalışmaları
Deyimler Sözlüğü
Kategori içerisinde 238 kelime var.
S
Saati saatine uymamak: Bir kimsenin durumu, huyu sık sık değişir olmak. "Ona güvenemem, çünkü saati saatine uymaz."
Sabaha çıkamamak: Sabahtan önce ölmek, sabaha kadar yaşayamamak. "Hastanın durumu ağır, sabaha çıkacağını sanmıyorum."
Sabahı etmek (veya bulmak): Sabahlamak, bir sebeple sabaha kadar uyumamak, bir konu ile uğraşmak. "Köye varmamız sabahı bulacak."
Sabahın köründe: Çok erken, ortalık henüz ağarmadan, sabahın en erken vaktinde. "Sabahın köründen beri yoldayız."
Sabrı taşmak: Katlanamaz, dayanamaz, sabredemez olmak; tahammül gücü kalmamak. "Sabrımı taşırmadan çekip gidin buradan."
Saç saça baş başa: (Kadınlar) kıyasıya kavgaya tutuşmak, birbirlerini hırpalayarak kapışıp dövüşmek.
Saç sakal birbirlerine kırışmak: Üstü başı perişan, uzun süre saç ve sakal tıraşı olmamış, kendine çeki düzen vermemiş olmak. "Onu, saç sakal birbirine karışmış görünce bayağı canım sıkıldı."
Saçı bitmedik (yetim): Doğalı çok olmamış, henüz yeni doğmuş çocuk (yetim). "Bu parada, saçı bitmedik yetimlerin de hakkı vardır."
Saçını başını yolmak: 1. Birini çok fazla dövüp hırpalamak. 2. Çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek. "Sinirinden saçını başını yolmaya başladı."
Saçını süpürge etmek: (Kadın) çok büyük istekle çalışıp hizmet etmek, özveri ile birileri uğrana çalışmak. "Sizi okutabilmek için saçımı süpürge ettim."
Ş
Şafak atmak: Aniden önemli bir durumla karşı karşıya kaldığını anlamak, bu sebeple tedirgin olmak. "Onu yanımdan kovunca bende şafak attı."
Şafak sökmek: Güneşin doğmaya başlamasıyla gece karanlığının yavaş yavaş kaybolup ortalık aydınlanmaya başlamak. "Şafak sökmeye başlayınca yola çıkmaya karar verdiler."
S
Sağı solu (belli) olmamak: Bir durum karşısında nasıl davranacağı, ne tavır takınacağı belli olmamak. "Dikkatli olun, onun sağı solu belli olmaz."
Sağır sultan bile duydu: İşitmedik kimse kalmadı, hemen herkes işitti, duymayan kalmadı. "Haklarında çıkan dedikoduyu sağır sultan bile duydu ama siz duymadınız öyle mi?"
Sağlam ayakkabı değil: Doğruluğuna, namusluluğuna güvenilmez; kişiliği kuşku veren. "O mu? Hiç de sağlam ayakkabı değil."
Sağlam kazığa bağlamak: Bir işin aksamadan yürümesini sağlayacak önlemleri alarak güvenilir bir duruma koymak.
Sağlık olsun: "Bir zarara uğradık ama önemli değil, üzülmeye değmez, canımız sağ olsun, kapatırız" anlamında kullanılır.
Ş
Şaha kalkmak: 1. Atın ön ayaklarını yerden kesip arka ayakları üstünde yerde durması. 2. Coşmak, kükremek, baş kaldırmak. "Azgın at şaha kalkarak binicisini sırtından yere attı."
S
Sahip çıkmak: 1. Birini ilgilenip korumak. 2. Bir şeyin kendisine ait olduğunu söylemek. "Şu kimsesize sahip çıkalım."
Ş
Şaka götürmemek: 1. Şakadan hoşlanmamak. 2. Bir iş ya da durum dikkatsizliğe, önemsenmemeye gelmemek. "Bu iş şaka götürmez beyler, dikkat edin!"
Şaka maka (derken): "Ciddiye almıyor, ağırlığını duymuyor, gerektiği gibi önemsemiyorduk ama sonunda gerçekten önem vermemiz gerektiği ortaya çıktı" anlamında kullanılır.
S
Ş
Şakası yok: 1. Tehlikeli. 2. (O) hatır gönül tanımaz, gerekeni yapar, ciddi bakar olaya. "Şakası yok bu adamın, hemen buradan gidelim."
Şakaya getirmek: 1. Oldukça önemli, ciddi bir şeyi açıktan söylemeyip şaka yollu söylemek. 2. Önemli bir meseleyi şaka yaparak geçiştirmek. "İşi şakaya getirip unutturmaya kalkma emi!"
S
Sakız gibi yapışmak: Peşini bırakmamak, ayrılmamak, istediğini yaptırmaya çalışmak. "Sakız gibi yapıştı yakama, bırakmıyor ki gideyim!"
Sallantıda kalmak: Bir çözüme bağlanamamak, nasıl olacağı bilinmeden öylece kalmak. "İşler sallantıda kaldı; bu, bizi biraz düşündürüyor."
Saltanat sürmek: 1. Bolluk, verimlilik içinde yaşamak. 2. Hükümdarlık etmek. "Üzülme, saltanatı çok sürmeyecek."
Saman altından su yürütmek: Hiç kimseye sezdirmeden iş çevirmek, ortalığı birbirine karıştırmak. "Saman altından su yürütenleri hiç sevmem."
Ş
Şamar oğlanı: Herkesin hıncını aldığı, dövdüğü, çattığı, söylendiği kimse. "Yeter artık, şamar oğlanı olmaktan kurtar kendini!"
Şapa oturmak: Güç bir duruma düşmek, çıkmaza girmek. "Şimdi şapa oturduk işte, yardım alacak kimse de yok ortalıkta."
S
Sarmaş dolaş olmak: Birbirine sarılıp kucaklaşmak, birbirini iyice kucaklamak. "Anne oğul sarmaş dolaş oldular meydanda."
Sarpa sarmak: Bir iş, çözülmesi çok güç bir durum almak; zorluklar belirmek. "İşler iyice sarpa sardı, nasıl kurtulacağız bundan."
Ş
Şart koşmak: Bir işin yapılmasını önceden bir şarta bağlamak. "Para almadan, vermeyeceğini şart koş ona."
S
Satıp savmak: Eldeki malı veya eşyaları yok pahasına satmak, ucuza satıp tüketmek. "Ne varsa satıp savacak, öyle gelecek."
Sayıp dökmek: Ne var ne yok hepsini söylemek, arka arkaya sıralamak. "Ne sözler sayıp döktü ama kimse anlamadı."
Seferber olmak: Bir işe eldeki tüm imkânları kullanarak girişmek. "Yanan evi söndürmek için herkes seferber oldu."
Selâm verip borçlu çıkmak: Küçük bir ilgi göstermek karşılığında hemen kendisine bir iş yüklenilmek.
Selamı sabahı kesmek: Dostluğu, arkadaşlığı, ahbaplığı kesmek, her türlü ilişkiye son vermek; selamına bile karşılık vermemek. "Onunla selamı sabahı kesmişsin diyorlar, doğru mu?"
Sen giderken ben geliyordum: "Ben bu oyunları senden daha iyi bilirim, ben daha tecrübeliyim, beni aldatamazsın." anlamında kullanılır.
Sen sağ ben selâmet: İş sonuçlandı, artık yapacak bir şey kalmadı. "Nihayet bütün mallar satıldı, bundan sonra sen sağ ben selâmet."
Senet vermek: 1. Yazılı, imzalı belge vermek. 2. "Bu işin böyle olduğuna inanmanı istiyorum" anlamında kullanılır.
Seninki (tatlı) can da benim ki (elinki) patlıcan mı?: "Senin canın kıymetli de benimki kıymetli değil mi?" anlamında kullanılır.
Senli benli olmak: Çok samimi, içten, teklifsiz biçimde olmak."O kadar senli benli olma yabancılarla."
Sepet havası çalmak: Birini işten çıkarmak, yol vermek, yanından uzaklaştırmak. "Demek bize de sepet havası çalacakmış, görürüz bakalım!"
Ser verip sır vermemek: Dürüst, güvenilir, ağzı sıkı olmak; ne kadar zorlanırsa zorlansın kimseye sırrını söylememek. "Bu ordunun ser verip sır vermeyen yiğitlere ihtiyacı vardır."
Sere serpe: Rahatça, sıkışık olmayarak, açılıp saçılarak, çekinmeden, serbestçe. "Yolda sere serpe yürürken korkunç bir ses duydum."
Ş
S
Sermayeyi kediye yüklemek: Parasını yiyip bitirmek, işini ve parasını kaybetmek, batırmak. "Desene sermayeyi kediye yüklemişsin sen!"
Ses çıkarmamak: 1. İtiraz etmemek, hoş görerek karşı çıkmamak. 2. Hiç konuşmamak, susmak. "Kendisine söylenen o kötü sözlere nasıl ses çıkarmadı şaşıyorum."
Ses seda çıkmamak: 1. Hiçbir tepki görülmemek. 2. Haber çıkmamak. "Ses seda çıkmadı hiçbir komşudan."
Ses vermemek: 1. Herhangi bir sesi çıkarmamak. 2. Bir çağrıya kulak vermemek. "Adam evdeydi ama hiç ses vermedi."
Ş
S
Sesini kesmek: 1. Söylemekte iken susmak, bir şey söylemez olmak. 2. Bir kişiyi söylerken susturmak, artık söyletmemek. "Şunun sesini kesin, yoksa çıldıracağım!"
Ş
Şeyhin kerameti kendinden menkul: Çok büyük işler yaptığını belirtiyor ama bunu doğrulayacak ne kanıt ne de kimse var ortalıkta.
S
Seyirci kalmak: Bir olay karşısında hiç tepki göstermemek, işe karışmamak. "Öğrencilerin birbirine girmesine polis seyirci kalamazdı."
Ş
Şeytan diyor ki!: "İçimden şu kötü işi yap, doğru yoldan ayrıl eğilimi geçip duruyor" anlamında kullanılır. "Şeytan diyor ki git şunu bir güzel döv."
Şeytan dürtmek: Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak. "Güzel güzel oynarken arkadaşına vurup kaçtı, şeytan dürttü herhalde."
Şeytan kulağına kurşun: İyi bir durumdan, işten gidişten söz ederken "Aman nazar değmesin, Allah kötülerin şerrinden korusun, şeytandan uzak bulundursun." anlamında kullanılır.
Şeytana uymak: Dinin emirleri dışına çıkmak, haram olan işlere bulaşmak, doğru yoldan ayrılmak. "Şeytana uyup da tekrar kumara başlayacak diye korkuyorum."
Şeytanın ayağını kırmak: 1. Aksiliği, uğursuzluğu yenmek. 2. Herhangi bir sebepten ötürü yapamadığı bir şey yapmak. "Haydi, şu şeytanın bacağını kır da bize gel."
Şeytanın yattığı yeri bilmek: Çok kurnaz ve açıkgöz olmak; bilinmesi, hatırlanması güç şeyleri bilmek; pek çok şeyden haberdar olmak. "O ne tilkidir bilemezsin, şeytanın yattığı yeri bile bilir."
S
Silip süpürmek: 1. Ortada ne varsa hepsini yemek. 2. Hepsini alıp götürmek, yok etmek. 3. Ortalığı temizlemek. "Evi çarçabuk silip süpürdüm."
Ş
Şimdiden tezi yok: Hemen, hiç durmadan, hiç vakit kaybetmeden. "Şimdiden tezi yok, ne yapılacaksa yapılmalıdır."
Şimşekleri üzerine çekmek: Söz ve davranışlarıyla çevresindekileri kızdırmak; rahatsız etmek; sert eleştirilerine, saldırılarına hedef ve neden olmak. "Boşu boşuna şimşekleri üzerine çektin."
S
Sinek avlamak: Satış yapamamak, iş ve müşteri olmadığından boş oturmak, iş yapamaz olmak. "Sabahtan beri sinek avlayıp duruyoruz."
Sinekten yağ çıkarmak: Hemen her şeyden, olmayacak şeyden bile çıkar sağlamaya çalışmak; yarar ummak. "Öyle açıkgözdü ki sinekten bile yağ çıkarırdı."
Sineye çekmek: Bir zarara, hoş olmayan bir duruma, bir kötü söz veya davranışa ister istemez katlanmak. "Uzun yıllar kocasının geçimsizliğini, kabalığını sineye çekti durdu."
Sinirleri gergin olmak: En ufak bir olay çıktığı anda tepki gösterecek kadar sinirleri bozuk olmak. "Sinirleri çok gergin, üstüne varmayın."
Sinirleri yatışmak: Öfkesi veya kızgınlığı geçmek, sakinleşmek. "Çok şükür öfkesi yatıştı, şimdi konuşabilirsiniz."
Sipsivri kalmak: Tek başına, çaresiz ortada kalmak. "Sipsivri kalakalmıştım, ne yapacağımı bilmiyordum."
Ş
S
Sivri akıllı: Kimsenin aklını beğenmeyen, düşünceleri kimseninkine benzemeyen, acayip fikirleri olan. "Hangi sivri akıllıya uydunuz da böyle yaptınız!"
Sıcağı sıcağına: Hemen, olayın üzerinden fazla zaman geçmeden, unutulmadan. "Sıcağı sıcağına gidip onları barıştırmayı düşündü."
Sıcak yüz göstermek: Yakınlık göstererek karşılamak. "Biraz sıcak yüz gösterseydin günaha mı girerdin?"
Sıfıra sıfır, elde var sıfır: "Hiçbir şey elde edemedik, bütün çalışmalar boşa gitti" anlamında kullanılır.
Sıfırı tüketmek: 1. Elinde avucunda bir şey kalmamak, malı ve parayı bitirmek. 2. Gücü kalmamak. "Bu kadar düşüncesiz davranmasaydı sıfırı tüketmezdi."
Sık boğaz etmek: Bir şey yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak. "Tamam yapacağız, sık boğaz edip durmayın."
Sıkı fıkı: Çok samimi, birbirine çok bağlı, içten ve teklifsiz. "Onlar kadar sıkı fıkı insan görmedim."
Sıkıntı basmak: Çok daralmak, sıkılmak, can sıkıntısı duymak, ruhen boşlukta olmak. "Otobüste beni bir sıkıntı bastı, dokunsalar patlayacaktım hani!"
Sıkıntı çekmek: 1. Zorluk, darlık ya da yoksulluk içinde yaşamak. 2. Ruhen tedirginlik duymak. "Hiç sıkıntı çekmedim desem yalan olur."
Sıkıntıya gelememek: Kendini dara düşürücü işlere dayanıklı olamamak, bu işleri yapma yeteneği bulunmamak.
Ş
S
Sırtından geçinmek: Asalak yaşamak, birinin kesesinden sağlamak. "Yeter artık onun bunun sırtından geçindiğin, biraz da sen çalış çabala!"
Sırtını dayamak: 1. Güçlü bir yere veya birine güvenmek. 2. Bir yere dayanmak ya da yaslanmak. "Sırtını babasına dayamış atıp tutuyor, her dilediğini yapıyor."
Sırtını yere getirmek: 1. Üstün gelmek. 2. Güreşte rakibi sırt üstü yere yatırarak yenmek. "Onun sırtını kimse kolay kolay yere getiremez."
Soğuk duş etkisi yapmak: Ansızın bildirilen tatsız bir haber karşısında olumsuz bir tepki göstermek.
Soğuk kanlı: Serin kanlı, kolayca kızmayan, heyecana kapılmayan, telaş etmeyen. "Helal olsun, ne soğuk kanlı davrandı."
Ş
S
Sokağa düşmek: 1. Bir şey çoğalıp değerini yitirmek. 2. Kötü yola sapmak. "Kimsesiz olduğu için itilip kakıldı, sonunda sokağa düştü zavallı."
Sökün etmek: Bir şey çıkagelmek, art arda gelmek, birbiri ardından görünmek. "Göçmen kuşlar ufuktan sökün ettiler."
Solda sıfır (kalmak): "Hiçbir değeri ve önemi yok" anlamında kullanılır. "Senin yaptığın iş benimkinin yanında solda sıfır kalır."
Soluk soluğa: Zor nefes alarak; heyecan, telaş, yorgunluk veya bitkinlikle; koşmaktan güçlükle, sık sık soluyarak. "Soluk soluğa içeri girdi."
Ş
Şom ağızlı: Hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan kimse. "Milleti korkutup durma, kapa şu şom ağzını da rahatlayalım."
S
Sonradan görme: Sonradan zenginleşerek gösteriş, kibarlık, övünme gibi davranışlarda bulunan. "Sonradan görme ne olacak!"
Sorguya çekmek: Bir kimseye yaptıklarından ötürü sorular sormak ve cevaplarını istemek. "Mahkûmu hemen sorguya çekmişler."
Ş
Şöyle böyle: 1. Ne iyi ne kötü, orta derecede. 2. Hemen hemen, aşağı yukarı, yaklaşık olarak. "Şöyle böyle üç yıl oldu onunla görüşemedik."
S
Söyleye söyleye dilimde tüy bitti :
Çok öğüt verdiği halde sözü dinlenilmeyen insanların içinde bulunduğu durumu anlatır.
Soyup soğana çevirmek: 1. Her şeyini, varını yoğunu elinden almak. 2. (Hırsız) bir yeri ya da kişiyi iyice soymak. "Dükkânı soyup soğana çevirmişler."
Söz (laf) işitmek: Paylanmak, azarlanmak, biri kendisine darılmak. "Durup dururken babamdan söz işittik yine."
Söz altında kalmamak: Bir kimsenin kendisini inciten sözüne benzer şekilde cevap vermek. "Benim söz altında kalacağımı sanıyordu."
Söz ayağa düşmek: Bir konu, herkesin ağzına dökülmek, sorumsuz ve yetkisiz kimselerin düşünce bildirdikleri duruma gelmek.
Söz bir Allah bir: "Verdiğim sözü yerine getireceğim, ondan dönmeyeceğim; Cenab-ı Hakk'ın bir olduğunda şüphe yoktur; ona nasıl inanıyorsam, verdiğim sözün doğruluğuna da inanın" anlamında kullanılır.
Söz birliği etmek: Bir olayla ilgili olarak aynı şeyleri söylemek üzere anlaşmak, aynı görüşte olmak. "Onunla söz birliği mi ettiniz?"
Söz çıkmak: 1. Ortalıkta bir rivayet dolaşmak. 2. Hakkında dedikodu yapılır olmak. "Bir daha görüşmek istemiyorum, hakkımızda söz çıkacak diye korkuyorum."
Söz dinlemek: Verilen bir öğüdü, bir sözü tutmak, davranışlarını buna uydurmak. "Sözümü dinleseydin başına bunlar gelmezdi!"
Söz gelmek: Bir davranışından veya sözünden ötürü eleştiriye uğramak, kötülenmek, yakınları kendisine darılmak.
Söz götürmez: Gerçekliği, doğruluğu kesin ve açık olan; tersi savunulamayan. "Söz götürmez işler bunlar."
Söz kaldırmamak: Onu inciten, onuruna dokunan söze dayanamayıp karşılık verir olmak. "Bu sözleri kaldırmamı beklemiyordun herhalde?"
Söz sahibi olmak: Herhangi bir konuda konuşmaya yetkisi bulunmak. "Bu şirketin alım ve satımında söz sahibi olmadığımı da kim söylemiş?"
Sözde kalmak: Yapılması kararlaştırılmış bir iş gerçekleşmemek. "Sözde kalacaksa konuşmamızın bir anlamı yok."
Sözü (bir şeye) getirmek: Konuşurken asıl üzerinde durmak istediği meseleye üstü kapalı değinmek, bu konunun üzerinde konuşulmasını sağlamak. "Söylesene açıkça, sözü nereye getirmek istiyorsun?"
Sözü bağlamak: Konuştuklarını bir sonuca vardırmak, konuşmayı sonuçlandırmak. "Sözü bağlamasına az bir zaman kalmıştı ki bir gürültü koptu."
Sözü kesmek: 1. Söyleyeceklerini bitirmeden susmak. 2. Başkasının konuşmasına engel olmak. "Bir anda sözünü kesip kürsüden indi."
Sözüm meclisten dışarı: "Konuşmam arasında hoşunuza gitmeyecek, kaba olabilecek, ağza alınması doğru olmayan sözler kullanacağım ancak bunların sizinle ilgisi yoktur" anlamında kullanılır.
Sözüne gelmek: En sonunda karşı çıktığı kimsenin fikrini kabul etmek. "Demek sözüme geldin, o hâlde gidelim."
Sözünü balla kestim: "Sözünüzü kesmemi hoş görün; özür dilerim, sözünüzü kesmek zorunda kaldım" anlamında kullanılır.
Sözünü esirgememek: Ne düşünüyorsa söylemek, kimseden çekinmemek, karşısındakini kıracağım diye kaygılanmamak. "Ondan sözümü esirgeyecek değilim, tamam mı?"
Sözünü geri almak: Söylemiş olduğu sözün doğru olmadığını kabul ederek söylenmemiş sayılmasını istemek. "Sözünü geri al, yoksa karışmam!"
Sözünü tutmak: 1. Verdiği sözü yerine getirmek. 2. Birinin verdiği öğüde uymak. "Babanın sözünü tut, zararlı çıkmazsın."
Sözünü yabana atmamak: Bir kimsenin söylediklerine önem vermek. "Öğretmenin sözünü yabana atma sakın."
Sözünün eri olmak: Verdiği sözü ne pahasına olursa olsun yerine getiren bir kişi olmak. "Ona güvenin, o sözünün eri olan birisidir."
Su gibi akmak: 1. Zamanın çok hızlı geçip gitmesi. 2. Bol bol gelmek ya da gitmek (para, yiyecek vs.). "Para su gibi akıyor, o harcamayacak da ben mi harcayacağım?"
Su koyvermek: 1. Sebze ve et pişerken suyunu salıvermek. 2. Cıvıtmak, sözünde durmamak. "Su koyvermeden çalışamaz mısın sen?"
Su yüzüne çıkmak: Belli olmak, aydınlanmak. "Bu işin asıl sebepleri su yüzüne çıkacak, sen de gününü göreceksin."
Sucuk gibi ıslanmak: Baştan aşağı, elbisesinin ve vücudunun her yanına su değmek. "Hortumu üstüme tutup beni sucuk gibi ısladı."
Süklüm püklüm: Korkup çekinerek, ezilip büzülerek, utanıp sıkılarak. "Süklüm püklüm yanımıza yaklaştı.
Sululuk etmek: Cıvıklık etmek, taşkın hareketlerde bulunmak, ciddi davranmamak. "Sululuk etmeyi bırak da çalışmaya bak."
Ş
S
Sünger çekmek: Unutmak, silmek, hiçbir şey olmamış saymak. "Sen o işin üzerine bir sünger çek hele."
Süngüsü düşük: Eski atılganlığı, neşesi, canlılığı, etkinliği kalmamış. "Bir hayli süngüsü düşük çıktı müdürün yanından."
Ş
Şunu bunu bilmemek: İtiraz dinlememek, mazeret kabul etmemek, bahane istememek. "Şunu bunu bilmem, yarın akşam sizi bekliyoruz."
Şunun şurası: Küçümseme, azımsama, yakın bir yer belirtmek istendiğinde kullanılır. "Şunun şurası on adımlık yer, gelmeyecek misin?"
Şüphe kurdu: Kişinin içini kemiren, onu tedirgin eden kuşku. "Onu arkadaşlarıyla birlikte gönderdim ama yine de içimi bir şüphe kurdu kemirip duruyor."
S
Sürüden ayrılmak: Herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı bir yol takip etmek. "Sürüden ayrılanı her zaman kurt kapar mı?"
Sürüncemede kalmak: Gecikmek, bir türlü sonuçlanamamak, askıda kalmak. "Bizim iş sakın sürüncemede kalmasın çocuklar!"
Süt dökmüş kedi gibi: Bir kabahat işleyip de bu kabahatinden dolayı utanan, korkan, çekinen kimsenin durumunu anlatmak için kullanılır.
Süt kuzusu: 1. Henüz meme emen kuzu. 2. Çok küçük bebek, yavru, korunması gereken küçük çocuk. 3. Çok nazlı, el bebek gül bebek büyütülmüş kimse. "Daha süt kuzusu o, nasıl kıyılıp da vurulur ona?"
Sütü bozuk: Mayası bozuk, kötü soydan gelen ve ahlâksızlık eden kimse. "Senin gibi sütü bozuklara selam verilir mi?"
Suya götürüp susuz getirmek: Birinden çok kurnaz olmak, onu aldatabilecek kadar akıllı ve kabiliyetli olmak.
Suya sabuna dokunmamak: Sakıncalı konulardan uzak durmak, davranışlarıyla birilerini incitmeyecek yol tutmak. "Başına gelen son beladan sonra suya sabuna dokunmamaya karar verdi."
Suyu bulandırmak: İyi, olumlu, yolunda giden bir işi art niyetle karıştırmak. "Sen de suyu bulandırmasan olmaz değil mi?"
Suyu kaynamak: İş başından uzaklaştırılması zamanı yakın olmak. "Sen de suyu kaynayanlar arasında yer alıyorsun."
Suyu mu çıktı?: "Beğenilmeyecek nesi var, ne kusurunu gördün ki orada kalmıyorsun?" anlamında kullanılır.
Suyu nereden geliyor?: "Bu işi yürütmek için harcanan para hangi kaynaktan sağlanıyor." anlamında kullanılır.
Suyun başı: 1. Suyun çıktığı yer, kaynak. 2. En çok yarar sağlanacak yer. 3. Bir iş için en önemli, iş en son kendisinde bitecek kişi, mevkii. "Yorgun bedenlerini suyun başındaki çimenlerin üstüne bıraktılar."
Suyunca gitmek: Bir kimseyi öfkelendirmeyecek biçimde hareket edip davranışlarını onun isteğine, eğilimlerine uydurmak. "Aman kızım kocanın suyunca git de sana zarar vermesin."


