Türkçe Ailesi

  1. Anasayfa
  2. Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Ahmet Fatih ERDEM Ahmet Fatih ERDEM -
39345 0

Kenara Çek Deyimler Burada Sözlüğü

Büyük Türkçe Ailesi Deyim Çalışmaları



Deyimler Sözlüğü

Tümü | En yeniler | # A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z
Kategori içerisinde 180 kelime var.
Ç
Çaba göstermek:
Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak.
Çabalama kaptan ben gidemem :
Boşuna çabalama anlamında.
Çaçaron :
Kavgacı,şirret.
C
Cadı kazanı (gibi):
Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer.
Cafer ağanın abdest suyu :
Tatsız, tuzsuz.
Ç
Çağ açmak:
Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak.
Çağı geçmek :
Yaşlanmak
C
Caka satmak:
Çalım satmak, gösteriş yapmak.
Caka yapmak :
Gösteriş yapmak.
Ç
Çakar almaz:
İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan.
Çakı gibi:
Canlı ve atik, çevik.
Çalakalem :
Gelişigüzel, durmadan yazarak.
Çalım satmak (caka satmak):
Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.
Çalımından geçilmemek:
Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak.
Çalıp çırpmak:
Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak.
Çam devirmek:
Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak.
Çam yarması:
İri gövdeli insan.
C
Cambul cumbul:
Pek sulu, suyu bol (yemek için).
Can alıcı yer (nokta):
Bir şeyin en önemli, en çarpıcı yeri.
Can atmak :
Çok istemek.
Can baş üstüne:
İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır.
Can borcunu ödemek:
Ölmek.
Ç
Çan çan etmek:
Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek.
C
Can çekişmek:
Ölmek üzere bulunmak.
Can ciğer :
Samimi.
Can damarı:
Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç.
Can damarına basmak:
Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak.
Can dayanmamak:
Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek.
Can düşmanı:
Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan.
Can evi:
1. Yürek. 2. En duyarlı bölge.
Can evinden vurmak:
En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak.
Can havli ile:
Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak).
Can kalmamak:
Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek.
Can kaygısına düşmek:
Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak.
Can kulağıyla dinlemek:
Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek.
Can pazarı:
Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer.
Can sağlığı:
Esenlik, kişinin sağlıklı olması.
Can sıkıntısı:
Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım.
Can vermek:
1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak.
Can yakmak:
1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak.
Can yoldaşı:
Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse.
Cana can katmak:
İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek.
Cana işlemek :
Çok tesir etmek.
Cana minnet (bilmek):
İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak.
Cana yakın:
Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan.
Ç
Çanak tutmak (açmak):
1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek.
Çanak yalayıcı:
Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden.
C
Candan yanmış :
Adamakıllıı tutulmuş.
Canı (gönlü) çekmek:
Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak.
Canı burnuna gelmek :
Bir işte çok eziyet ve sıkıntı çekmek.
Canı burnuna gelmek:
Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak.
Canı çıkmak:
1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak.
Canı gitmek:
Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak.
Canı tatlı:
Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan.
Canı tez:
Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen.
Canı yanmak:
1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak.
Canın sağ olsun :
Bir ziyan için söylenen teselli sözü.
Canına değmek:
1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak.
Canına kıymak:
1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek.
Canına okumak:
1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak.
Ç
Çanına ot tıkamak:
Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak.
C
Canına tak demek:
Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek.
Canına yandığım (yandığımın):
Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır.
Canına yetmek:
Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek.
Canından bezmek:
Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek.
Canını almak:
Öldürmek.
Canını bağışlamak:
Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek.
Canını dişine takmak:
Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak.
Canını şeytana satmak :
Kötü işlerle uğraşmak.
Canını sokakta bulmak:
Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır.
Canını vermek:
1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak.
Canını yakmak:
1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak.
Canının içine sokacağı gelmek: "
Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak.
Canla başla:
Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak.
Canlı cenaze:
Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse.
Canlı yayın:
Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını.
Ç
Çantada (torbada) keklik:
"Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır" anlamında kullanılır.
Çaptan düşmek:
Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak.
Çar çur etmek:
Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek.
Çarıklı erkânıharp:
Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.
Çark etmek:
Dönmek, geri dönmek.
Çarkına okumak:
Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak.
Çarşaf gibi:
Dalgasız, dümdüz ve durgun.
Çarşamba pazarı:
Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer.
C
Cart curt etmek:
Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak.
Cart kaba kâğıt:
Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.
Ç
Çat kapı:
Aniden, beklenmedik bir anda.
Çat pat:
1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda.
Çayı görmeden paçaları sıvamak:
Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek.
C
Cebi delik:
Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen.
Cebini doldurmak:
Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak.
Ceddine okumak :
Soyuna sövmek.
Ceffel kalem etmek :
Hemen hüküm vermek.
Cehennem azabı:
1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza.
Cehennem olmak:
Defolup gitmek.
Ç
Çehre uzatmak :
Küsmek,somurtmak.
Çehre züğürdü:
Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız.
Çehresi atmak :
Rengi sararmak.
Çek arabanı :
Defol anlamında.
Çekeceği olmak:
Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak.
Çekidüzen vermek:
Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek.
Çekip çevirmek:
Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak.
Çekip gitmek:
Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak.
Çekirdekten yetişme:
Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma.
Çekişe çekişe pazarlık (etmek):
Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık.
Çelme takmak:
1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak.
C
Cemaziyülevvelini bilmek:
Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek.
Cendereye sokmak:
Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak.
Ç
Çene çalmak:
Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek.
Çene yarıştırmak:
Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak.
Çenesi düşük:
Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.
Çenesi kuvvetli:
Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen.
C
Cephe almak :
Düşmanca hal takınmak.
Ç
Çeşnisine bakmak :
Lezzetine bakmak.
Çetele tutmak:
Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek.
Çetin ceviz:
1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş.
C
Cevabı yapıştırmak:
Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek.
Ç
Çevir kaz (kazı) yanmasın:
Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.
Çevir kazı yanmasın :
Sözünü çeviren kimseler için söylenir.
Çiçeği burnunda:
Çok taze, yeni koparılmış.
Çifte kumrular:
Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler.
Çiğ süt emmiş olmak :
Soysuz ve namussuz olmak.
Çiğ süt etmiş olmak:
Soysuz ve namussuz olmak.
Çiğ yemedim ki karnım ağrısın:
"Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım" anlamında kullanılır.
C
Ciğeri beş para etmemek:
Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak).
Ciğeri beş para etmez :
Değersiz kişi.
Ciğerimin köşesi:
1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım.
Ciğerini okumak:
Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak.
Ciğerini sökmek:
Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak.
Ç
Çiğlik etmek:
İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak.
C
Cihan alem bilmek :
Herkes tarafından bilinmek.
Ç
Çil yavrusu gibi dağılmak:
Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak.
Çile çekmek:
Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak.
Çile çıkarmak:
1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi.
Çileden çıkmak :
Hiddetlenerek sabrın taşması.
C
Cin çarpmışa dönmek:
Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek.
Cin fikirli :
Çok zeki ,açıkgöz
Cin fikirli:
Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı.
Cinler cirit (top) oynamak:
Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.
Cinleri başına toplamak:
Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek.
Ç
Çirkefe taş atmak:
Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak.
Çivi kesmek:
Çok üşümek, donmak.
Çizmeden yukarı çıkmak :
Haddini bilmemek.
Çizmeden yukarı çıkmak:
Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek.
Çıban başı:
1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi.
C
Cıcığı çıkmak :
Çok hırpalanmak .
Ç
Çıfıt çarşısı:
Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer.
Çığır açmak:
Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak.
Çığırından çıkmak:
Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek.
Çıkar yol:
Çare, en tutarlı çözüm yolu.
Çıkış yapmak:
Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek.
Çıkmaz ayın son çarşambası :
Belirsiz ve uzak zaman .
Çıkmaza girmek:
Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek.
Çıngar çıkarmak:
Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak.
Çıt çıkarmamak:
Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak.
Çoban kulübesinde padişah rüyası görmek :
Durumuna uygun düşmeyen büyük ve olmayacak hayallere kapılmak .
Çocuk oyuncağı hâline getirmek:
Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek.
Çocuk oyuncağı:
Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş.
Çoğu gitti azı kaldı:
İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir.
Çok görmek:
1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak.
Çoluk çocuğa karışmak:
Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak.
Çoluk çocuk elinde kalmak:
Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak.
Çömlek hesabı :
Baştan savma hesap.
Çömlek hesabı:
Güvenilmez, yanlış hesap.
Çöpçatan çatmak :
Kısmet olmak.
Çorap söküğü gibi gitmek:
Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi.
Çorbada tuzu bulunmak :
Emeği geçmiş olmak.
Çorbada tuzu bulunmak:
Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak.
C
Cumbadak dalmak :
Ani olarak girmek,dalmak.
Cümbür cemaat:
Topluca, hep birden.
Cümle kapısı:
Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı.
Curcuna koparmak :
Gürültüyle çevreyi karıştırmak.
Curcunaya çevirmek (döndürmek):
Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek.
Curcunaya kalkmak :
Kavga ve gürültü çıkarmaya kalkmak.
Cüret etmek:
Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak.
Cürmü meşhut hâlinde yakalamak:
Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak.
Ç
Çürüğe çıkmak:
1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak.
Çürük tahtaya basmak :
Umduðunu bulamamak ,aldanmak.
Çürük tahtaya basmak:
Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek.
Çuval gibi:
Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz.