İbibullah sivri külah : Yapayalnız,varlıksız olan kimse .
İbiş gibi : Alığa benzer .
İbret almak: Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak.
İç çekmek: Üzüntüyle göğüs geçirmek, derin derin soluk alıp hıçkırıkla ağlamak.
İç etmek: Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek, ortadan kaldırıp kimseye göstermemek.
İç fırtınasına tutulmak : Morali bozulmak.
İç gıcıklamak: 1. Huylandırmak. 2. İstek uyandırmak.
İç güveysinden hallice : Durumu şöyle böyle olan.
İcabına bakmak : 1-Gerekeni yapmak 2-Ortadan kaldırmak.
İcabına bakmak: 1. Gereğini yerine getirmek. 2. Yok etmek, ortadan kaldırmak.
İcat çıkarmak: 1. Hoşa gitmeyecek bir huy edinmek, hoş olmayan bir davranışta bulunmak. 2. Gereksiz bir sorun ortaya atmak, çıkarmak.
İçi açılmak: Sıkıntısı dağılıp gitmek, ferahlamak.
İçi çekmek: Canı arzu etmek, istek duymak.
İçi çıfıt çarşısı: 1. Başkaları için daima art niyet besleyen, içinden türlü kötülükler geçiren. 2. Çok karışık.
İçi cız etmek: Ansızın içi sızlamak, çok üzülmek.
İçi dışı bir (olmak): İkircikli olmayan, iki yüzlü davranmayan, düşündüğünü açıkça söyleyen, özü sözü bir olan.
İçi dışına çıkmak: 1. Kusmaktan ötürü çok fena olmak. 2. Bindiği taşıtın çok sarsılması yüzünden bedensel rahatsızlık duymak.
İçi erimek: Kaygı duymak, çok üzülmek.
İçi geçmek: 1. İstemediği halde uyuya kalmak. 2. İşe yaramaz duruma gelmek. 3. Yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak; hiçbir şeye ilgi duymamak.
İçi gitmek: Çok fazla istek duymak.
İçi içine sığmamak: Çok heyecanlanmak, coşkunluk duymak ve sevincini belli etmekten kendini alamamak.
İçi kabarmak (kalkmak): 1. Midesi bulanmak. 2. Duygulanıp heyecanlanmak. 3. Taşkın bir ağlama duygusu içinde olmak.
İçi kan ağlamak: İçten, büyük bir üzüntü duymak; dıştan belli etmeyerek çok acımak.
İçi kazınmak: Çok acıktığından ötürü midesinde eziklik duymak.
İçi parçalanmak (paralanmak): Birine acıyarak çok üzülmek.
İçi rahat etmek: Endişelenecek bir durum bulunmadığını öğrenerek sıkıntıdan kurtulmak, rahatlamak.
İçi sızlamak: Bir şey veya kişinin içine düştüğü durum sebebiyle üzülmek.
İçi titremek: 1. Çok üşümek. 2. Çok istek duymak. 3. Bir zarar gelecek korkusu içinde bulunmak.
İçi yanmak: 1. Çok susamak. 2. Büyük bir acı sebebiyle çok fazla üzülmek.
İçinden gülmek: Birisine sezdirmeden içten içe gülmek, eğlenmek.
İçinden okumak: 1. Dudaklarını kıpırdatmadan, hiç ses çıkarmadan okumak. 2. Ses çıkarmadan sövmek, beddua etmek.
İçinden pazarlıklı: Sinsi, yapacağı kötülükleri sezdirmeyen.
İçine atmak: 1. Derdini, sıkıntısını kimseye söylememek. 2. Kendisine yapılan kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla beraber, bunu unutmamak.
İçine çekilmek (kapanmak): Duygularını kimseye açmamak, çevresindeki kişilerle ilişkisini kesmek, yalnızlığa gömülmek.
İçine dert olmak: Yapmak istediği bir şeyi yapamadığı için kaygılanıp üzüntü duymak.
İçine doğmak: Malum olmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek.
İçine işlemek: Duygulanmak, etkilenmek, dokunmak.
İçine kurt düşmek: Kuşkulanmak, kendisine zarar geleceğinden şüphe etmek.
İçine sindirmek: Benimsemek, iyice kabul etmek.
İçine sinmemek: 1. İçi rahat etmemek, yaptığı şeyden memnun olmamak. 2. İstediği gibi olmadığı için rahatlık, mutluluk duymamak; tadına varamamak.
İçine sokacağı gelmek: Birini aşırı ölçüde, çok sevmek.
İçine yedirememek: Benimsememek, kabul edememek.
İçini (bir) kurt yemek: Sürekli olarak bir kaygı içinde olmak.
İçini dökmek: Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini anlatmak.
İçini kemirmek: Bir üzüntü ve düşünce dolayısıyla rahatsızlık duymak.
Icığını cıcığını çıkarmak: 1. Her yanını ellemek, didiklemek. 2. Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak, incelemek.
İçler acısı: Oldukça üzücü, çok acıklı.
İçli dışlı olmak: Teklifsiz, çok samimi, sıkı fıkı, senli benli olmak.
İçtikleri su ayrı gitmemek: Sıkı fıkı dost, samimi arkadaş olmak; birbirlerinden saklayacakları bir şeyleri bulunmamak.
İdare etmek: 1. Yönetmek, çekip çevirmek. 2. Tutumlu olmak, kullanmak. 3. Elvermek, yetmek, yetişmek, korumak, kurtarmak. 4. Hoş görmek, göz yummak. 5. Örtbas etmek.
İfade vermek: Sorguya cevap vermek.
İflahını kesmek: Gücünü tamamen yok edip bir daha karşı koyamayacak, düzelemeyecek, iş yapamayacak duruma getirmek.
İfrit olmak: Çok öfkelenmek; aşırı ölçüde, kendini kaybedecek kadar sinirlenip kızmak.
İfrit yardağı : Kötülüğe yardımcı olan.
İğliği pazara çıkmak : Herkese rezil olmak.
İğne atsan yere düşmez: Çok kalabalık, yürünecek gibi değil.
İğne ile kuyu kazmak: Zor denecek bir işi yetersiz araç ve gereçlerle başarmaya çalışmak.
İğne ipliğe dönmek: Aşırı derecede zayıflamak, kilo vermek.
İğne yutmuş : Çok bitkin ve sıkıntılı kişi .
İğneli söz: Dokunaklı, kırıcı, üzücü söz.
İki ahbap çavuşlar: Hemen her yerde birlikte görülen, birbirlerinden ayrılmayan iki arkadaş, dost.
İki arada bir derede (kalmak): Sıkışık, zor şartlar altında (kalmak).
İki ayağını bir pabuca sokmak: Bir kimseyi, bir işi yapması için zorlamak, sıkıntıya sokmak.
İki cami arasında kalmış beynamaza dönmek: İki yoldan hangisini tutacağını; şöyle mi, böyle mi yapacağını bilememek; şaşırıp bir şey yapamaz olmak.
İki çift söz etmek: Bir araya gelip birkaç söz söylemek.
İki cihanda yüzü ak olmak: Doğru ve faziletli yaşayıp dünya ve ahirette mükafat görmek.
İki dirhem bir çekirdek: Çok şık, özenli giyinmiş (kimse).
İki eli (birinin) yakasında olmak: Ahrette, hesap gününde ondan davacı olmak; hakkını istemek.
İki eli kanda olsa: Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılamayacak derecede olsa bile.
İki gözü iki çeşme: Sürekli, çok ağlayarak.
İki paralık etmek: Değerini, onurunu çok düşürmek.
İki rahmetten biri: Ağır hasta olan birisi için "ya şifa, ya ölüm" anlamında kullanılır.
İki sözü bir araya getirememek: Düşüncelerini, duygularını düzgün bir biçimde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksun olmak.
İki yakası bir araya gelmemek: Geçim sıkıntısı içinde olmak ve borçtan kurtulamamak, gelir ve giderini denkleştirememek.
İki yakası bir yere gelmez : Bir türlü düzene kavuşamaz .
İkili oynamak: Birbirine karşı olanlardan hem birini, hem ötekini çıkarı için destelemek.
İkisini bir kazana koysan kaynamazlar : Birbirine zıt insanları anlatmak için kullanılır.
Ikınıp sıkınmak: Bir işi yapabilmek için kendini çok zorlamak.
İleri geri konuşmak: Yersiz, kırıcı, yaralayıcı biçimde konuşmak.
İleri gitmek: Söz ve davranışta ölçü dışına çıkmak; gereksiz, aşırı davranışta bulunmak ve haddi aşmak.
Ilıca ördeği :Sıcağa ve rahata düşkün .
İlk göz ağrısı : İlk sevilen .
İmana gelmek : Merhamete gelmek.
İmana gelmek: 1. Hak dini olan İslâm'ı kabul etmek. 2. En sonunda doğruyu söylemek. 3. Önceden kabul etmediği şeyi sonradan kabul edip uymak.
İn cin top oynamak: Issız, sessiz olmak, bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.
İnce eleyip sık dokumak: Titizlik göstermek, bir şeyi en ince ayrıntılarına kadar araştırmak, gözden geçirmek.
İncir çekirdeğini doldurmaz: Çok az veya pek önemsiz.
İngiliz tabancası gibi kurulmak : Çalım satmak,kasılmak.
İnme inmek: Felç olmak, bedenin bir yeri hareketsiz ve duygusuz duruma gelmek.
İnsan / insanlık hali: "Olabilir, doğaldır, hoş karşılamak gerekir" anlamında kullanılır.
İnsan eti yemek: Birini çekiştirmek.
İnsan evladı: İyi, anlayışlı, ahlak sahibi insan.
İnsan sarrafı (olmak): İnsanların karakterini çabucak anlayacak duruma gelmiş (olmak).
İnsanlıktan çıkmak: 1. Çok zayıflamış, bir deri bir kemik kalmış olmak. 2. İnsanî niteliklerini yitirmek, insana yakışmayacak davranışlarda bulunmak.
İp korkusunu boynuna almak : Ölümü göze almak.
İpe çekmek: Asarak öldürmek.
İpe un sermek : Gevşemek, bahane uydurup işten kaçınmak .
İpe un sermek: İstenilen işi yapmamak için birtakım bahaneler, sebepler ileri sürmek, güçlük çıkarmak, engeller göstermek.
İpi sapı yok: Birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız, işsiz, yersiz yurtsuz, saçma sapan.
İpin ucunu kaçırmak: Bir yeri yönetmede veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hakim olamamak; çıkmaza girmek.
İpiyle kuyuya inilmez: Kendisine güvenilmez, ona güvenilerek bir işe girilmez.
İple çekmek: Zamanın gelmesini sabırsızlıkla beklemek, çok istemek.
İpucu vermek: Aranılan şeyi bulmaya yarayan işareti, onu açıklamaya yarayan bilgiyi vermek.
Irağı yakın etmek : Güçlükleri ortadan kaldırmak .
Irgat gibi çalışmak : Çok çalışmak .
Irgat pazarına döndürmek : Bir yeri dağınık ve karışık hale sokmak .
İş ayağa düşmek: İş sorumsuz, yetkisiz ve beceriksizlerin elinde kalmak.
İş başa düşmek: Beklediği yardım gelmeyince, kendi işini kendisi yapmak zorunda kalmak.
İş çatallanmak (çatallaşmak): Bir işin sonuca oluşması konusunda türlü güçlüklerle karşılaşmak, ya da çeşitli seçeneklerle yüz yüze gelmek, sonuca nasıl ulaştırılacağı bilinemez olmak.
İş çığırından çıkmak: Bir iş asıl amaçtan çıkarak düzelmesi güç bir durum almak, bir bozukluk ve kargaşalık baş göstermek.
İş inada binmek: Bir işi yapmakta direnmek.
İş sarpa sarmak: İş, içinden çıkılması zor bir durum almak; engellerle karşılaşmak.
İş yok: O şeyde yarar yok, faydası olmaz.
İsabet etmek: 1. Nişan alınan yere değmek, rastlamak. 2. Çıkmak. 3. Yerinde iş görmüş olmak.
İşe koşmak: Birini bir iş yapmak üzere görevlendirmek, göndermek.
İşi ağırdan almak: Acele etmemek, bir işi yapmak için isteksiz görünmek.
İşi Allah'a kalmak: Güç şartlar altında, beşerden hiçbir yardım umudu kalmamak.
İşi azıtmak: Yanlış ve aşırı yollara sapmak.
İşi başından aşmak: Pek çok işi olmak, iş içinde kaybolmak.
İşi bitmek: 1. Hâli, gücü kalmamak. 2. Yaptığı işi sona ermek.
İşi duman olmak: İşi ve durumu kötü olmak, berbat bir durumda bulunmak.
İşi düşmek: Birinin yardımına ihtiyaç duymak.
İşi iş olmak: İşi yolunda, iyi olmak; halinden memnun bulunmak.
İşi sıkı tutmak: Gevşekliğe yol açmamak, işe gereken önemi vermek ve sağlıklı yürümesini sağlamak.
İşi sıkışık olmak :İşi çok ve külfetli olmak .
İşi tıkırında olmak: İşi çok uygun ve iyi olmak.
İşi yokuşa sürmek: Yapılabilir, görülebilir işi yapmamak için güçlük çıkarmak, bahaneler ileri sürmek.
İşinden olmak: Bir süredir yaptığı işi elinden gitmek, görevini yitirmek.
Işığı altında: Bir durum veya düşüncenin konuyu aydınlatmasından yararlanarak, onu göz önünde tutarak.
Işık göstermek : Yol göstermek .
Işık tutmak: 1. Karanlık bir yeri ışıkla aydınlatmak. 2. Bilgisiyle, düşüncesiyle bir konuya açıklık getirmek, tutacağı yolu göstermek.
Isıtıp ısıtıp önüne koymak : Bir konuda ikide bir söz açmak.
Isıtıp ısıtıp önüne koymak: Daha önce meydana gelmiş bir olayı ya da bir işi bir düşünceyi yeniden, sık sık tekrarlamak.
Iska geçmek: 1. Hedefe isabet ettirememek, vuramamak. 2. Üzerinde durmamak, önem vermemek, atlamak.
Iskartaya çıkarmak: İşi yaramaz, değersiz bularak bir yana atmak.
İskele vermek: Vapura binmek, vapurdan inmek için iskeleyi uzatmak.
İşkembeden atmak: Uydurarak söylemek, tutarı olmayan sözler sarf etmek.
Islah etmek: Hatası, yanlışı olan kimseyi yola getirmek, doğru olanı görmesini sağlamak.
İsmi var, cismi yok: 1. Sözü edilen bir kimse veya şeyin gerçekte var olmadığını anlatmak için kullanılır. 2. Adı olmasına karşılık görevini ve etkinliğini yerine getirmeyen, varlığı ile yokluğu arasında bir fark bulunmayan.
İstemem yan cebime koy : Rüşvet konusunda alay yollu söylenir.
İşten el çektirmek: Görevden uzaklaştırmak.
İster istemez: 1. Zorunlu olarak, elinde olmadan. 2. İstemesi üzerine, hiç vakit geçirmeden, istediği anda.
İstifini bozmamak: Bir olay karşısında aldırış etmemek, durum ve davranışını hiç değiştirmemek.
İt sürüsü kadar: Gereğinden fazla, oldukça çok, kalabalık.
İte kaka: Zorla, güçlükle.
İtibar kazanmak: Saygınlık görmek, kendisine değer verilmek.
İtsiz köye dönmek : Sakinleşmek, tenhalaşmak .
Ivır zıvır : Önemsiz şeyler.
İyi etmek: 1. Hastalıktan kurtarmak, sıhhatine kavuşturmak. 2. Yerinde bir davranışta bulunmak. 3. Bir şeyi gizlice almak, kendisine mal etmek.
İyi gözle bakmamak: Birisi hakkında iyi düşünmemek, kötü niyet beslemek.
İyi gün dostu : İyi günlerde ortaya çıkan.
İyi gün dostu: Dostlarının sıkıntılı günlerinde onlardan kaçan kimse.
İyi saatte olsunlar: Cinlerden söz edilirken kullanılır.
İyiden iyiye : Adamakıllı.
İzi belirsiz olmak : İz bIrakmadan kaybolmak.
İzi silinmek: Yok olmak, ortadan kaybolmak.
İzinden yürümek: Birine içten bağlanarak onun başladığı işi aynı anlayışla sürdürmek, fikirlerini ve hareketlerini aynen benimsemek.