Türkçe Ailesi

  1. Anasayfa
  2. Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Ahmet Fatih ERDEM Ahmet Fatih ERDEM -
39300 0

Kenara Çek Deyimler Burada Sözlüğü

Büyük Türkçe Ailesi Deyim Çalışmaları



Deyimler Sözlüğü

Tümü | En yeniler | # A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z
Kategori içerisinde 258 kelime var.
K
Kabak (birinin) başına (başında) patlamak:
Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği halde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.
Kabak tadı vermek:
Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak.
Kabasını almak :
Bir yerin temizliğini üstünkörü yapmak.
Kabir azabı çekmek:
Çok sıkılmak, eziyet çekmek.
Kabına sığmamak:
Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.
Kabuğuna çekilmek:
Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek.
Kaçın kurrası :
Birinin hiçbir oyuna gelmeyecek kadar açık göz ve akıllı olduğunu anlatmak için kullanılır.
Kafa dengi:
Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri.
Kafa patlatmak:
Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak.
Kafa tutmak:
Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek.
Kafadan atmak:
Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak.
Kafadan kontak (sakat):
Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt.
Kafası almamak:
1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine inanmamak.
Kafası işlemek (çalışmak):
Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.
Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek):
1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak.
Kafası kızmak:
Çok öfkelenip sinirlenmek.
Kafası yerinde olmamak:
1. O anda kafası çok yorgun olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek.
Kafasına dank etmek (demek):
Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.
Kafasına koymak:
Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek.
Kafese girmek:
1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek.
Kafese koymak:
Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.
Kağıda dökmek:
Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek.
Kağıt üzerinde kalmak:
Yapılması kararlaştırıldığı halde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak.
Kağıt üzerinde kalması :
Bir anlaşmanın resmiyette kalması,tatbik edilmemesi .
Kalbini kırmak:
İncitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek.
Kalbur üstü:
Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.
Kalburla su taşımak:
Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak.
Kaldırım mühendisi:
İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse.
Kale almamak:
Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak.
Kalem efendisi:
Kalemde çalışan görevli, yazman.
Kalem oynatmak:
1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek. 3. Bir yazıda değişiklik yapmak.
Kaleyi içinden fethetmek :
Meseleyi karşı taraftan birinin yardımıyla halletmek .
Kaleyi içinden fethetmek:
Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak.
Kalıbını basmak:
Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak.
Kalıbının adamı olmamak:
Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak.
Kalıptan kalıba girmek:
1. Sık sık iş değiştirmek. 2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.
Kalp ağrısı :
Aşk acısı
Kalp kazanmak:
Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek.
Kambersiz düğün olmaz (olur mu?):
"Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.
Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne):
"Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor" anlamında kullanılır.
Kamburu çıkmak :
Çok çalışmış olmak .
Kan ağlamak:
Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak.
Kan akıtmak :
Kurban kesmek.
Kan başına sıçramak (beynine çıkmak):
Çok sinirlenmek, öfkelenmek.
Kan çanağı gibi :
Çok kızarmış olma hali.
Kan çıkmak:
Cinayet işlenmek, kan dökülmek.
Kan dökmek:
Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.
Kan gövdeyi götürmek:
Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek.
Kan gütmek:
Kan dökerek öç almayı istemek.
Kan kusmak:
Çok eziyet, sıkıntı çekmek.
Kan kusturmak:
Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek.
Kan ter içinde kalmak :
Çok yorulmak.
Kan ter içinde kalmak:
Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak.
Kan tutmak:
1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak.
Kana susamak:
Birini öldürme hırsı içinde olmak.
Kanadı altına almak:
Korumak, gözetmek, himayesi altına almak.
Kanat germek:
Birini korumak, gözetimi altına almak.
Kancayı takmak:
Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak.
Kandilli temenna:
Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama.
Kanı ağır:
Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse.
Kanı bozuk:
Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan.
Kanı kaynamak:
1. Hareketli, coşkun olmak. 2. Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak.
Kanı pahasına:
Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak.
Kanı sıcak:
Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı.
Kanına girmek:
1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek.
Kanına susamak:
Belasını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak.
Kanını emmek:
Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak.
Kanıyla ödemek:
Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek.
Kanlı bıçaklı olmak:
Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak.
Kanlı canlı:
Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan.
Kapağı atmak :
Gitmek,yerleşmek .
Kapağı atmak:
Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek.
Kapalı kutu:
İçinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan.
Kapı dışarı etmek:
Kovmak, dışarı atmak.
Kapı kapı dolaşmak:
1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 2. Hemen her devlet dairesine başvurmak.
Kapısında büyümek:
Birinin evinde eğitim görüp yetişmek.
Kapısını aşındırmak :
Çok gidip gelmek.
Kapısını aşındırmak:
İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek.
Kapıyı açmak:
1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek olmak.
Kara çalı:
İki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.
Kara çalmak:
Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak.
Kara gün dostu :
İnsana sıkıntılı günlerinde yardım eden gerçek dost .
Kara gün dostu:
Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse.
Karalar bağlamak (giymek):
Bir felaket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.
Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu:
"Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür." anlamında kullanılır.
Karar kılmak:
Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek.
Karda gezip izini belli etmemek:
Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak.
Kardeş payı yapmak:
Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak.
Karga tulumba etmek:
Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak.
Kargacık burgacık:
Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı).
Karınca duası gibi:
Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı).
Karınca kararınca:
Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince.
Karınca yuvası gibi kaynamak:
Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer).
Karman çorman:
Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş.
Karnı geniş:
Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız.
Karnı karnına geçmek:
Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak.
Karnı tok (olmak):
"O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum" anlamında kullanılır.
Karnı tok sırtı pek:
Geçimi iyi, hali vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse).
Karnı zil çalmak:
Çok acıkmış olmak.
Karşı çıkmak:
1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 2. İleri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek.
Karşı durmak:
Bir güce boyun eğmemek, direnmek.
Karşı koymak:
Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek.
Kaş göz etmek:
Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak.
Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak:
Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak.
Kaşının altında gözün var dememek :
Yaptığını beğenmemek,takdir etmemek .
Kasıp kavurmak:
1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak.
Kaşla göz arasında:
Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde.
Katı yürekli:
Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan.
Kayıtsız kalmak:
Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek.
Kazan kaldırmak:
Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak.
Kazık yutmuş gibi:
Dimdik (duran, oturan, yürüyen).
Kazın ayağı öyle değil:
"Durum, mesele senin sandığın gibi değil" anlamında kullanılır.
Keçileri kaçırmak:
Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak.
Kedi ciğere bakar gibi (bakmak):
İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak.
Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek:
En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak.
Kedi ile harara girmek :
Geçimsiz biriyle ortaklık etmek .
Kedi olalı bir fare tuttu:
İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi.
Kefeni yırtmak:
Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak.
Kel başa şimşir tarak:
Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.
Keli görünmek:
Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak.
Kelle götürür gibi:
Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.
Kelleyi koltuğuna almak:
Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak.
Kem küm etmek:
Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek.
Kemerleri sıkmak:
Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak.
Kendi göbeğini kendi kesmek:
İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak.
Kendi halinde (olmak):
Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse).
Kendi kendine gelin güvey olmak:
Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek.
Kendi kendini yemek:
İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak.
Kendi yağıyla kavrulmak:
Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek.
Kendinden geçmek:
1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak.
Kendinden pay (paha) biçmek:
Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.
Kendine gelmek:
1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek.
Kendine yedirememek:
Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.
Kendine yontmak :
Karşısındakileri düşünmeden kendi çıkarına göre davranmak .
Kendine yontmak:
Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek.
Kendini ağır satmak:
Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek.
Kendini alamamak:
İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak.
Kendini ateşe atmak:
Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek.
Kendini bulmak:
1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak.
Kendini dev aynasında görmek:
Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek.
Kendini dinlemek:
1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız, sakin kalmak.
Kendini göstermek:
1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2. Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek.
Kendini kaptırmak:
Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak.
Kendini kaybetmek:
1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hale gelmek.
Kendini toplamak:
1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak.
Kendini tutamamak:
Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hakim olamamak.
Kendini vermek:
Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak.
Kene gibi yapışmak:
Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak.
Kesenin ağzını açmak:
Bol para harcamaya başlamak.
Keyfinin kahyası (olmamak):
Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak.
Keyif çatmak:
Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek.
Keyif ehli:
Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan.
Kilit noktası:
Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.
Kim vurduya gitmek:
Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.
Kimseye eyvallah etmemek :
Kimseye minnettar kalmamak.
Kimseye eyvallah etmemek:
Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek.
Kimya gibi :
Az bulunur.
Kirişi kırmak:
Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak.
Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek:
Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek.
Kitaba el basmak:
Elini kutsal kitap olan Kur'ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek.
Kitabına uydurmak:
Yasal olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak yasalmış gibi göstermek.
Kıl payı (kalmak):
Çok az, az bir fark (kalmak).
Kılı kırk yarmak:
Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak.
Kılına dokunmamak:
Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak.
Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak):
Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek.
Kınalar yakmak :
Çok sevinmek.
Kıran girmek:
1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak.
Kırık dökük:
1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz).
Kırıp geçirmek:
1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak.
Kırk dereden su getirmek:
Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak.
Kırk tarakta bezi bulunmak:
Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak.
Kırklara kırışmak:
Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.
Kısmeti açılmak:
1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması. "Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"
Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek:
Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.
Kıssadan hisse almak:
Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak.
Kıt kanaat (geçinmek):
Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek).
Kıvamına gelmek (bulmak):
En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.
Kıyamet kopmak:
1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telaş olmak.
Kızarıp bozarmak:
Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek.
Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak:
Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak.
Kof çıkmak:
İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.
Kök salmak:
1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak.
Kök söktürmek:
Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak.
Köküne kibrit suyu dökmek:
Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.
Kokusu çıkmak:
Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak.
Kol kanat olmak:
Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
Kolaçan etmek:
Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak.
Koltukları kabarmak:
Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek.
Kolu kanadı kırılmak:
Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hale gelmek.
Kont gibi :
Yakışıklı ve şık giyinmiş kimse.
Köprüleri atmak:
Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.
Kör değneğini beller gibi:
Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.
Kör dövüşü:
Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.
Kör kadı:
Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.
Kör şeytanın işi yok :
Hep aksilikle karşılaşan kişiler tarafından sitem yollu olarak kullanılır.
Korktuğu başına gelmek:
Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek.
Körü körüne:
Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden.
Körün istediði bir göz
Allah verdi iki göz : Hayal ettiðinden daha fazlasýna kavuþan kiþiler için kullanýlýr.
Köstek olmak:
Engel olmak.
Kötüye kullanmak:
Suistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak.
Koyun kaval dinler gibi:
Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek.
Kozunu paylaşmak:
Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek.
Kraldan çok kralcı olmak:
Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.
Kucak açmak:
İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak.
Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hale gelmek. "Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?"
Küçük düşürmek:
Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek.
Küçük görmek:
Önemsememek, değer vermemek.
Kukumav kuşu gibi:
Yapayalnız, tek başına.
Kül kedisi:
1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.
Kül kesilmek:
Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak.
Kul köle (veya kurban) olmak:
Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakarlığı yapmaya hazır olmak.
Kül olmak:
1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felakete uğrayıp çok üzülmek.
Kül yutmak : Kandýrýlmak
oyuna gelmek
Kül yutmamak:
Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak.
Kulağı delik:
Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan.
Kulağı kirişte (olmak):
Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek).
Kulağına çalınmak:
Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak.
Kulağına kar suyu kaçmak:
Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.
Kulağına küpe olmak:
Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak.
Kulağını açmak:
Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek.
Kulağını bükmek:
Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.
Kulağını çekmek:
1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek.
Külahıma anlat:
"Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum" anlamında kullanılır.
Külahını ters giydirmek:
Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.
Külahları değişmek:
"Araları bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit olarak kullanılır.
Kulak asmamak:
Aldırıp önemsememek, dinlememek.
Kulak dolgunluğu:
Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.
Kulak kabartmak:
Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek.
Kulak kesilmek:
Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak.
Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.
Külçe gibi oturmak :
Yorgunlukla çökmek.
Kulp takmak:
Bir kusur, bir bahane bulmak.
Külünü (göğe) savurmak:
Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.
Kumpas kurmak:
Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek.
Kundak sokmak:
1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.
Künyesi bozuk:
Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan.
Küplere binmek:
Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak.
Küpünü doldurmak:
Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek.
Kurban olayım:
1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir.
Kurdu koyunla barıştırrmak :
Kötü biriyle saf birini uzlaştırmak .
Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak:
Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.
Kurşuna dizmek:
Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek.
Kurt masalı okumak:
İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek).
Kurtlarını dökmek:
Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak.
Kuru iftira:
Hiçbir kanıtı olmayan suçlama.
Kuru kalabalık:
1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu.
Kuru kuruya:
Boşuna, boş yere.
Kuru sıkı:
1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.
Kuş beyinli:
Akılsız, aptal, ahmak.
Kuş kadar canı olmak:
Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.
Kuş sütüyle beslemek:
En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.
Kuş uçmaz, kervan geçmez:
Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer.
Kuş uçurmamak:
Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak.
Kuvvetten düşmek (kesilmek):
Gücü iyice azalmak.
Kuyruğuna basmak:
Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.
Kuyruk sallamak:
Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak.
Kuyruklu yalan:
İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan.
Kuyusunu kazmak:
Birinin kötü duruma düşmesi, felakete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak.