Türkçe Ailesi

  1. Anasayfa
  2. Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Ahmet Fatih ERDEM Ahmet Fatih ERDEM -
39333 0

Kenara Çek Deyimler Burada Sözlüğü

Büyük Türkçe Ailesi Deyim Çalışmaları



Deyimler Sözlüğü

Tümü | En yeniler | # A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z
Kategori içerisinde 171 kelime var.
D
Dağ devirmek:
Çok zor görünen işleri başarmak.
Dağ doğura doğura fare doğurdu:
Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
Dağa çıkmak:
Eşkıya olmak.
Dağa kaldırmak:
Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak.
Dağarcığına atmak:
Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek.
Dağarcıkta bir şey kalmamak :
Her şeyi yitirmek.
Dağdan gelip bağdakini kovmak:
Daha sonradan geldiği bir yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak.
Dağlara düşmek:
Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşar olmak.
Dal budak salmak:
1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak.
Dalavere :
Oyun, hileli iş.
Dalavere çevirmek:
Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak.
Daldan dala konmak:
Çok sık, düşünce ya da konu değiştirmek.
Dalına basmak:
Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini öfkelendirmek.
Dallanıp budaklanmak:
Genişleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek karışık bir durum almak.
Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı:
Yersiz ve saçma söz için söylenir.
Damdan düşer gibi:
Aniden, yersiz olarak söz söylemek.
Damgasını vurmak:
Biri hakkında kötü bir yargıya varmak.
Damokles'in kılıcı:
Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi.
Dananın kuyruğu kopmak:
Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi.
Danışıklı dövüş:
Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak.
Dar boğaz:
Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum.
Dar gelirli:
Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen.
Dar kafalı:
Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan.
Dara düşmek:
1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaşmak.
Dara getirmek:
Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak.
Darda kalmak:
1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek.
Darısı (dostlar) başına:
"Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim" anlamında kullanılır.
Davul çalmak:
Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa yaymak.
Davulu yarık :
Sır saklamayan,önüne gelene içini döken.
Defe (tefe) koymak:
Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille başkalarına anlatmak, alaya almak.
Defterden silmek:
İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak, unutmak.
Defteri dürülmek:
1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek.
Defteri kapamak:
İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi yapmaz olmak.
Dekbaz :
Hileci.
Deli divane olmak:
Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona tutkun olmak.
Deli fişek:
Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık.
Deliksiz uyku:
Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku.
Dem tutmak:
Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
Demir atmak:
1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak.
Demir gibi olmak :
Sağlam ve sıhhatte olmak .
Denizden çıkmış balığa dönmek:
Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek.
Derdine düşmek:
Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak.
Dert ortağı:
1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu.
Destan olmak:
Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak.
Devede kulak :
Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır.
Devede kulak:
Bütüne göre çok ufak bir parça.
Deveye hendek atlatmak:
Birisine yapılması çok zor, hemen hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak.
Devlet kuşu:
Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.
Diken üstünde oturmak:
Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak.
Dikili ağacı olmamak :
Malı mülkü olmamak.
Dikine gitmek:
İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak, kimsenin uyarısına kulak asmamak.
Dikiş tutturamamak:
Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak.
Dikiz etmek:
Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
Dil dökmek:
Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek.
Dil uzatmak:
Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek.
Dil yarası:
Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı kırgınlık.
Dilden dile dolaşmak:
Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak.
Dile (dillere) düşmek:
Hakkında dedikodu yapılmak.
Dile gelmek:
1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2. Dile düşmek.
Dile getirmek:
1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuşturmak.
Dile kolay:
Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç.
Dili açılmak:
Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden konuşmaya başlamış olmak.
Dili çetrefilli olmak :
Rahat ve düzgün konuşamamak .
Dili dolaşmak:
Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek.
Dili dönmemek:
1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek, yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak.
Dili olsa da söylese:
"Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler, bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu" anlamında kullanılır.
Dili tutulmak:
Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma gelmek.
Dili uzun:
İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse.
Dili varmamak:
Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak.
Dilin kemiği yok:
1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru ve yanlış her şeyi söyleyebilir.
Dilinde tüy bitmek:
Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak.
Dilinden kurtulamamak:
Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak.
Diline dolamak:
1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.
Diline pelesenk etmek:
Bir sözü her zaman, yerli yersiz tekrarlamak.
Dilini tutmak:
Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak, ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak.
Dilini yutmak:
Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hâle gelmek.
Dilini zaptetmek :
Konuşmamak.
Dilinin altında bir şey olmak:
Bir kimsenin sözlerinden açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak.
Dilinin ucuna gelmek:
1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek.
Dillerde dolaşmak:
Her yerde kendisinden, ondan söz edilmek.
Dillere destan olmak:
Bir olay veya nitelik halk arasında yayılmak.
Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak:
Daha iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek.
Dinden imandan çıkmak:
Çok sinirlenmek, öfkelenmek, kızgınlık duymak.
Dinden imandan olmak:
Dinî inancını yitirmek, mürtet olmak.
Dingonun ahırı:
Gireni çıkanı çok olan ,kimin gelip gittiği belli olmayan yer.
Dini bir uğruna:
Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).
Dini bütün:
Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan, inancı sağlam olan, dinine çok bağlı.
Dipsiz kile boş ambar:
Para, mal tutamayanın durumunu ya da verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır.
Dirsek çevirmek:
Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak.
Dirsek çürütmek:
Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar çalışmak.
Diş bilemek:
Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak; öfkesini gösterir durum almak.
Diş geçirememek:
Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü yürütüp sözünü dinletememek.
Diş gıcırdatmak:
Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla belli etmek.
Diş göstermek:
Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini, saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek.
Dişe dokunur:
Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer, önemli.
Dişinden tırnağından artırmak:
Yiyeceğinden, içeceğinden vb. ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek.
Dişine göre:
Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği, uygun bir durumda.
Dişini sıkmak:
Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa katlanmak.
Dişini sökmek :
Zararsız hale getirmek.
Dişini tırnağına takmak:
Çok büyük zorluklara, sıkıntılara, darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak.
Dişinin kovuğuna bile gitmemek:
Çok az gelmek (yiyecekler için).
Diz boyu:
Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için).
Diz çökmek:
1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim olmak.
Dize gelmek:
Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün buyruğunu kabullenmek.
Dize getirmek:
Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler duruma getirmek, boyun eğdirmek.
Dizgini (dizginleri) ele almak:
Yönetimi ele geçirmek, işi kendisi yönetmeye başlamak.
Dizginleri salıvermek:
Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu yönetimi gevşetmek.
Dizini dövmek:
Çok pişman olmak.
Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek:
Korkudan, heyecandan, yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek.
Dizlerine kapanmak:
Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar çok yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak.
Dırdır etmek :
Yerli yersiz söylenip durmak.
Dışı eli (seni) yakar, içi beni:
"Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü" anlamında kullanılır.
Dobra dobra söylemek:
Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak.
Doğmamış çocuğa don biçmek:
Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
Dökülüp saçılmak:
1. Bir şey uğruna fazla para harcamak, masraf etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek.
Dokuz doğurmak :
Korkudan ve heyecandan bitmek.
Dokuz doğurmak:
1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı çekerek beklemek.
Dokuz köyden kovulmuş:
Geçimsizliği, hatalı davranışları yüzünden birçok yerden atılmış kimse.
Dolap çevirmek:
Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak.
Dolma yutmak:
Kanıp aldanmak.
Dolmaları yutmak :
Kanmak, aldanmak .
Dolu dizgin:
1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak.
Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı:
İçinden çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir.
Domuzdan kıl çekmek:
Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir kimseden bir şey alabilmek.
Don gömlek:
Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek kadar soyunmuş hâlde.
Döner taşım yok,öter kuşum yok :
Hiçbir şeye sahip olmamak .
Dört ayak üstüne düşmek:
Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak.
Dört başı mamur:
Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam istenildiği gibi.
Dört dirhem bir çekirdek :
Şık giyimli kimse.
Dört dönmek:
Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa sola koşmak, çare aramak.
Dört elle sarılmak:
Yapacağı işe büyük bir önem verip özen göstererek girişmek.
Dört gözle beklemek:
Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir sabırsızlıkla beklemek.
Dostlar alışverişte görsün :
Laf olsun diye iş yapanlar için söylenir.
Dostlar alışverişte görsün:
Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor görünmek, iş yapmak değil.
Dudak bükmek:
Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek.
Dudak ısırmak:
Hayret etmek, şaşırmak.
Dudak ısırtmak:
1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa, hayrete düşürmek.
Dudukuşu :
Geveze.
Düğüm noktası:
Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı.
Düğün bayram etmek:
Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir duruma kavuşmak.
Düğün evi gibi:
Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer.
Duman attırmak:
Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini yıldırmak.
Duman etmek:
Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek, birine karşı başarı sağlamak.
Duman olmak:
1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi bozulmak. Kötü olmak.
Dumanı üstünde:
1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni, üzerinden zaman geçmemiş.
Dümen çevirmek:
Düzen kurup, hileli iş yapmak.
Dümen kırmak:
Yön değiştirmek.
Dümen suyunda gitmek:
Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu yolu izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak.
Dümen suyundan gitmek :
Karşısındakinin huyuna göre davranmak.
Dünkü çocuk:
Deneyimi az, toy acemi.
Dünya başına yıkılmak:
Dara düşmek, felâkete uğramak, umutlarını yitirmek, çok üzülüp acı çekmek.
Dünya bir araya gelse:
"Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile, asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin" anlamında, yine bildiğini yapma durumu için kullanılır.
Dünya gözü ile:
Ölmeden önce, yaşarken.
Dünya yıkılsa umurunda değil:
Hiçbir şeyle ilgilenmemek, umursuz olmak, sorumluluk duymamak.
Dünyadan haberi olmamak:
Çevresinden, çağından ve çağının getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak.
Dünyalar onun olmak:
Oldukça çok sevinmek.
Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak:
Dünyada insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak, tecrübe kazanmak.
Dünyanın öbür ucu:
Çok uzak yer.
Dünyaya kazık çakmak :
Ölmemek
Dünyayı toz pembe görmek:
İyimser olmak, üzücü durumlara bile iyi gözle bakmak.
Durduğu yerde:
1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek ve çaba harcamadan.
Durup dinlenmeden:
Sürekli olarak, ara vermeden, arka arkaya.
Durup dururken:
1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya sebebi yokken.
Düşe kalka:
1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak.
Düşeş atmak:
Umulmadık bir başarı kazanmak.
Düşman çatlatmak:
Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak.
Düşman kesilmek:
Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır almak.
Düşünüp taşınmak:
Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre davranmak.
Düşüp kalkmak:
1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek.
Dut yemiş bülbüle dönmek:
Susmak; konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak.
Düz duvara tırmanmak:
Çok yaramazlık yapmak, uslu durmamak.