Türkçe Ailesi

  1. Anasayfa
  2. Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Alfabetik Deyimler Sözlüğü

Ahmet Fatih ERDEM Ahmet Fatih ERDEM -
1902 0
Kenara Çek Deyimler Sözlüğünü indirmek için tıklayınız!

Deyimler Sözlüğü

Tümü | En yeniler | # A B C D E F G H I J K L M N O P Q R S T U V W X Y Z
Sözlük içinde 3284 kelime var.
A
A`dan Z`ye kadar:
Bütünüyle, baştan aşağı.
Abacı, kebeci, ara yerde sen neci?:
Olay ve konu hakkında yeterliliği, yetkisi olmayan kişiler için “Sen neden karışıyorsun?” anlamında kullanılır.
Abayı yakmak:
Bir kimseye gönlünü kaptırmak.
Abbas yolcu:
1) Yolculuğa çıkmaya kararlı. 2) ölmek üzere olan kimse için şaka yollu söylenir.
Abdestinden şüphesi olmamak:
Kötü bir iş yapmadığına emin olmak.
Abes kaçmak (söz) :
Söylenilen sözün ortama, konuya uygun olmaması.
Abesle iştigal etmek:
Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.
Abuk sabuk konuşmak:
Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan, tutarsız, saçma sapan söz söylemek.
Abur cubur:
Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen, yemek yerini tutmayan yiyecekler.
Aç acına:
Aç olarak, hiçbir şey yemeden.
Aç susuz kalmak:
Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten yaşayamaz hâle gelmek.
Aceleye getirmek (dara getirmek):
1) Bir işi gerektiği gibi yapmayıp, zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. “Tezgâhtar aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş.” 2) Zaman darlığı sebebiyle gereken özeni göstermemek.
Acemi çaylak:
Toy, tecrübesiz, beceriksiz.
Acemilik etmek :
Düşüncesizce hareket etmek.
Acı çekmek /duymak :
1) Bedensel ağrı, sızı duymak. 2) Üzülmek, üzüntü içinde kalmak.
Acı soğuk:
Keskin, hoşa gitmeyen, çok üşütücü soğuk.
Acı söz:
İnsanın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz.
Açığa çıkarılmak / alınmak:
İşinden çıkarılmak, görevine son verilmek.
Açığa vurmak:
Gizli, saklı bir şeyi herkese duyurmak, ortaya çıkarmak.
Açığı çıkmak:
Saklamakla görevli bulunduğu para, eşya veya başka bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak.
Açığını bulmak:
Herhangi bir işteki eksiği, hileyi veya zararı ortaya çıkarmak.
Açık alınla:
Başarı, şeref, övünç ve dürüstlükle.
Açık bono vermek:
Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma yetkisi tanımak.
Açık fikirli:
Olayları, gelişmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse.
Açık kalpli /yürekli:
Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan kimse.
Açık kapı bırakmak:
Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı davranmak.
Açık konuşmak:
Gerçeği sakınmadan, çekinmeden söylemek.
Açık saçık:
Göreneğe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış, elbise).
Açık seçik:
Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar görülebilen.
Açık vermek:
1) Geliri, giderini karşılamamak. 2) Ortaya çıkmaması gereken şeyi farkında olmadan belli etmek.
Açıkta kalmak (olmak):
1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum olmak.
Açıktan kazanmak:
Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir elde etmek, para kazanmak.
Acısı içine / yüreğine işlemek:
Bir şeyin verdiği acı, üzüntü benliğinde derin iz bırakmak.
Acısını çekmek:
Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü yaşamak.
Acısını çıkarmak:
1) Acılığını yok etmek. 2) Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan gidermek. 3) Öç almak.
Açlıktan nefesi kokmak:
1) Çok fazla yoksulluk içinde bulunmak. 2) Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.
Açmaza düşmek:
İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda kalmak.
Adam / insan sarrafı:
Tecrübesi sayesinde insanların iyisini kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse.
Adam etmek:
1) Eğitmek, yetiştirmek, belli bir seviyeye getirmek. 2) Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak.
Adam evladı:
İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü, sözü doğru çocuğu.
Adam olmak:
1) Yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi olmak. 2) Onarılıp işe yarar hâle gelmek.
Adam sen de (adam!):
Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenir.
Adam sırasına geçmek / girmek:
Toplumda kendisine daha önce değer verilmezken, artık kendisine önem ve değer verilir olmak.
Adama benzemek :
Düzelmek, göze hoş görünmek.
Adama dönmek:
Hoşa giden bir duruma gelmek, düzelmek.
Adamdan saymak:
Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet vermek, saygı duymak.
Adı batmak:
Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez olmak.
Adı çıkmak:
Kötü bir şöhret kazanmak.
Adı kalmak:
Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan, öldükten sonra adı dillerde dolaşır olmak.
Adı karışmak:
İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu, o olaya karıştığı söylenmek.
Adım atmamak:
Kesinlikle gitmemek, uğramamak, aramamak.
Adını ağzına almamak:
Dargınlık, kırgınlık, kızgınlık vb. sebeplerle bir kimseden söz etmemek.
Adını anmamak:
Bir şeyden, bir kimseden hiç söz etmemek; unutmuş görünmek.
Adını koymak:
1) İsim vermek. 2) Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak.
Adını vermek:
1) Birinin adını bildirmek. 2) Biri tarafından salık verildiğini gönderildiği kimseye söylemek.
Af buyurunuz :
Özür dilemeyi ifade eden bir deyim
Afiyette olmak:
Sağlığı, sıhhati yerinde olmak, rahat yaşıyor olmak.
Aforoz etmek:
1) Kilise birliğinden çıkarmak. 2) Birini yakını olmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen koparmak.
Ağır aksak:
Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak.
Ağır başlı:
Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına yapan kimse.
Ağır basmak:
1) Ağırlığı fazla gelmek. 2) Bir işte etkili olmak, gücü üstün gelmek, istediğini yaptırmak.
Ağır elli:
1) Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2) Vurduğu zaman çok acıtıp can yakan.
Ağır gelmek:
1) Ağrına gitmek, onuruna dokunmak. 2) yapılması güç gelmek.
Ağırdan almak:
Bir işi yapmakta acele etmemek, yavaş davranmak, isteksiz görünmek.
Ağız / söz birliği etmek:
Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi yapmak ya da söylemek.
Ağız aramak /yoklamak:
Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak.
Ağız değiştirmek:
Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak.
Ağız eğmek :
Yalvarmak, hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu dökmek.
Ağız gevşekliği :
Sır tutamama hali.
Ağız kalabalığına getirmek:
Birini gereksiz sözler söyleyip çok konuşmak yolu ile şaşırtmak, dikkatini dağıtıp aldatmak.
Ağız yapmak:
Birini aldatma, yanıltma, oyalama amacıyla duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde konuşmak.
Ağız, dil vermemek:
1) Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2) Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak, susmak.
Ağızda sakız gibi çiğnemek:
Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip durmak.
Ağızdan laf (söz) çekmek / çalmak:
Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek.
Agop'un kazı gibi yutmak :
Önüne konulan her yemeği çabuk yemek.
Ağzı (bir karış) açık kalmak:
Çok şaşırmak, şaşakalmak.
Ağzı açık ayran delisi:
Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran.
Ağzı kalabalık:
Çok ve manasız, saçma sapan, tutarsız sözler söyleyen.
Ağzı kulaklarına varmak:
Çok sevinmek, sevindiği her hâlinden belli olmak.
Ağzı laf yapmak:
Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği olmak.
Ağzı sulanmak:
İmrenmek.
Ağzı süt kokmak:
Çok genç, toy ve tecrübesiz olmak.
Ağzı var dili yok:
1) Oldukça sessiz, sakin, kendi hâlinde. 2) Konuşmayıp susan, derdini anlatmayan.
Ağzına (veya ağzının içine) bakmak:
1) Ne diyeceğini beklemek. 2) Onun sözüne göre hareket etmek.
Ağzına baktırmak:
Etkili, güzel konuşarak kendini zevk ile dinletmek, dinleyenleri kendisine hayran etmek.
Ağzına bir parmak bal çalmak:
Amacına ulaşmak için birini tatlı sözlerle bir süre oyalamak, kandırmak; umut verip ikna ederek işini yaptırmak.
Ağzına girmek:
Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla yaklaşmak.
Ağzına lâyık :
Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır, çok lezzetli yiyecek anlamında.
Ağzında bakla ıslanmamak:
Sır saklamayı becerememek, sırrı hemen açığa vurmak.
Ağzında gevelemek:
Açık olarak söylememek, belirli konuşmamak.
Ağzından bal akmak / damlamak:
Çok tatlı konuşmak .
Ağzından çıkanı kulağı işitmemek:
Sözlerini tartmadan, düşünmeden, öfke içinde, nere varacağını hesaplamadan konuşmak.
Ağzından düşürmemek:
Bir kimseden veya bir şeyden her zaman söz etmek.
Ağzından girip burnundan çıkmak:
Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek; veya kandırmak.
Ağzından kaçırmak:
Söylemek istemediği bir şeyi, boş bulunup söyleyivermek.
Ağzından laf almak / çekmek:
Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek.
Ağzından yel alsın:
Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “ağzını hayra aç” anlamında söylenir.
Ağzını açıp gözünü yummak:
Kızgınlık ile sonunu düşünmeden ağzına gelen kötü sözleri söylemek, karşısındakine hakaret etmek.
Ağzını aramak:
Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz almak, istediğini öğrenmek.
Ağzını bıçak açmamak:
Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak.
Ağzını havaya / poyraza açmak:
Umduğunu elde edememek, fırsatı kaçırdıktan sonra boş yere beklemek.
Ağzını kapamak:
1) Susmak. 2) Çıkarının elden gideceğini düşünerek birinin konuşmasını önlemek.
Ağzını öpeyim / seveyim:
Sevindirici bir söz söyleyene “ne güzel, hoş söyledin” anlamında kullanılır.
Ağzının içine bakmak:
Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice dinlemek.
Ağzının kokusunu çekmek:
Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak.
Ağzının payını vermek:
Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek.
Ağzının suyu akmak:
Çok beğenip isteyecek duruma gelmek, imrenmek.
Ağzının tadı kaçmak:
Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak.
Ağzının tadını bilmek:
1) Güzel yemeklerden anlamak. 2) Bir şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak.
Ağzıyla kuş tutsa…:
“Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da” anlamında kullanılır.
Ah almak:
Birinin bedduasını üstüne çekmek.
Ah edip eh işitmek :
Daima feryat etmek
Ahı çıkmak:
Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini göstermesi.
Ahı tutmak:
Zulüm görenin bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi.
Ahı yerde kalmamak:
Ettiği beddua er geç etkisini göstermek.
Ahkâm çıkarmak:
Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak.
Ahmak ıslatan:
İnce ince yağan yağmur, çisenti.
Ahret kardeşi:
Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.
Ahrette on parmağı yakasında olmak:
Haksızlığa uğrayışını bu dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahirette) kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması.
Ak sakaldan yok sakala gelmek :
Çok yaşlanmak.
Akan sular durmak:
Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir nokta kalmamak.
Akıl defteri:
Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük defter, muhtıra defteri, ajanda.
Akıl etmek:
Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak.
Akıl kârı olmamak:
Akıllı, dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş olmamak.
Akıl kutusu / kumkuması:
Çok zeki, akıllı kimse; bilgiç.
Akıl öğretmek / vermek:
Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede bulunmak, bilgi vermek.
Akıl sır ermemek:
Bir işin gizli yönlerini, niteliğini, asıl sebebini anlayamamak.
Akıllara durgunluk vermek:
Çok şaşılacak bir şey olmak.
Akıllı uslu:
Dengeli, yaramazlık etmeyen, ölçüsüz ve taşkın davranışlarda bulunmayan.
Akıntıya kürek çekmek:
Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş uğrunda boşuna çaba sarf etmek.
Akla karayı seçmek:
Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak, sonuca kadar çok zahmet çekmek.
Aklı almamak:
1) Akla uygun gelmemek, inanılacak gibi olmamak. 2) Anlamamak.
Aklı başına gelmek:
1) Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca davranmak. 2) Baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek.
Aklı başında olmamak:
1) İyi düşünebilir durumda olmamak. 2) Bayılmak, kendisinden geçmek.
Aklı başından gitmek:
1) Çok korkudan veya çok sevinçten ne yapacağını şaşırmak. 2) Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi düşünememek.
Aklı çıkmak:
Titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok korkmak.
Aklı durmak:
Şaşırmak, düşünemez bir hâle gelmek.
Aklı karışmak:
Ne yapacağını bilememek, bocalamak, şaşırmak.
Aklı kesmek:
Bir şeyin olabileceğine, bir şeyi yapabileceğine inanmak.
Aklına /aklını takmak:
Bir şeyi devamlı olarak düşünmek, bir fikre sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul etmek.
Aklına düşmek:
1) Hatırlamak. 2) Kafasında bir düşünce doğmak.
Aklına esmek :
Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya karar vermek.
Aklına gelen başına gelmek:
Olmasından korktuğu şeyin zarar verici etkisine uğramak.
Aklına gelmek:
1) Hatırlamak. 2) Bir şeyi yapmayı düşünmek, tasarlamak.
Aklına koymak:
1) Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek.
Aklına yer etmek:
Uygun bulduğu bir düşünce kafasına yerleşmek.
Aklından zoru olmak:
Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice davranışlarda bulunmak.
Aklını (bir şeyle) bozmak:
1) Sapıtmak, delirmek. 2) Yalnızca ilgilendiği, üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak, başka hiçbir mesele düşünmemek.
Aklını almak:
Çekiciliği, güzelliği ile büyülemek, etkisi altına almak.
Aklını başına almak / toplamak / devşirmek:
Mantıksız, ölçüsüz davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola girmek.
Aklını başından almak:
Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.
Aklını çalmak (çelmek):
1) Kararından, niyetinden vazgeçirip başka bir yola sokmak. 2) Baştan çıkarmak, ayartmak.
Aklını peynir ekmekle yemek:
Akılsızca, şaşkınca, delice işler yapmak.
Akşamdan kavur, sabaha savur:
Kazandığını günü gününe harcayan, har vurup harman savuran, savruk kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Akşamı iple çekmek:
Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek.
Al aşağı etmek:
Birini bulunduğu yerden, mevkiden indirmek.
Al birini vur birine /ötekine:
Hepsi aynı, bir ayarda, hiçbiri işe yaramaz.
Al gülüm ver gülüm:
1) Karşılıklı sevgi gösterisi. 2) Çokluk uygun olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.
Al takke ver külâh:
1) Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden sonra. 2) Senli benli, samimî dostluğu sürdürerek.
Alacağı olsun:
“Günün birinde ondan öcümü alırım” anlamında göz korkutmak için söylenir.
Alacağına şahin, vereceğine karga:
Alırken bütün gücünü kullanan ve kolaylık gösteren, kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan kimse için kullanılır.
Alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete :
Bir işte bütün yükü sorumluluğu yetersiz kişiye bırakma durumunda söylenir.
Alçak gönüllü olmak:
Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan daha aşağı düzeyde sayma, başkalarından yüksek görmeme durumu.
Ali Cengiz oyunu:
“Kurnazca, haince aklı durduracak iş yapmak” anlamında kullanılır.
Ali kıran baş kesen:
Çok zorba, kaba kuvvetle hâkimiyet kuran.
Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını Ali`ye giydirmek:
Kendi sermayesi olmadığı hâlde, birinden aldığını ötekine, ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.
Alı al, moru mor:
Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş (olarak).
Alıcı gözüyle bakmak:
Çok dikkatli bakmak, inceden inceye gözden geçirmek.
Alın teri dökmek:
Zahmetli iş görüp çok emek vermek.
Alın teri dökmek:
Zahmetli iş görüp çok emek vermek.
Allah adamı:
Hile, kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan, Allah`a ibadette kus dini bütün kimse.
Allah Allah!:
Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır.
Allah aratmasın:
Yakınılacak bir durumda, bir şeyin hiç bulunmaması hâlindeki sıkıntı anında “Allah daha kötüsünü göstermesin” anlamında kullanılır.
Allah aşkına:
Yemin vermek veya yalvarmak için “Allah’ını seversen” anlamında şaşma, usanç bildirir.
Allah bilir:
1) Belli değil, Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez.
Allah hakkı için :
Doðruyu söylemesi istenen kimseye verilen söz.
Allah versin:
1) Dilenciyi savmak için “bekleme, sadaka vermeyeceğim” anlamında söylenir. 2) İyi şey elde edenlere memnunluk bildirmek için, kimi zaman da takılma ve şaka için söylenir.
Allah yarattı dememek:
Kıyasıya dövmek, çok hırpalamak.
Allah’a emanet:
Herhangi bir şeyi Allah’ın korumasına ve esirgemesine bırakmak.
Allah’ın belâsı:
Varlığı üzüntü veren, varlığından huzursuz olunan şey.
Allak bullak etmek:
Kurulu düzeni bozmak, karmakarışık bir duruma getirmek.
Allayıp pullamak:
Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek, donatmak.
Allem etmek, kallem etmek:
İstediğini elde etmek için her türlü kurnazlığa başvurmak.
Alnı açık yüzü ak (olmak):
Herhangi bir ayıbı, çekinecek bir durumu olmamak, iffetli ve şerefli olmak.
Alnını karışlamak:
1) Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar zor olduğunu anlatır. 2) Küçümseyerek meydan okumak, tehdit etmek.
Alnının akıyla:
Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden; tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak.
Alnının damarı çatlamak:
Başarmak için çok sıkıntı çekmek, çok çaba sarf edip emek vermek.
Alnının kara yazısı:
Kötü talih, baht.
Alt yanı çıkmaz sokak:
Sonuç alınmayacak iş, umutsuz durum.
Altı alay, üstü kalay:
İçi dışı bir olmayan; dışı süslü, içi berbat.
Altı kaval, üstü şeşhane /Şişhane:
Daha çok giyim için “altı, üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz.” anlamında kullanılır.
Altın babası:
Çok zengin, parası çok olan kimse.
Altın bilezik:
Para getiren, hayat boyunca geçimi sağlamaya yarayan sanat ve meslek.
Altında kalmamak:
1) Bir şeyi karşılıksız bırakmamak. 2) Bir şeyin üstesinden gelmek.
Altından Çapanoğlu çıkmak:
Girişilen bir işte başa dert olacak bir durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak.
Altından girip üstünden çıkmak:
Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda bitirmek.
Altından kalkmak:
Bir zorluğu yenip işi başarmak.
Altını çizmek:
Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek, üzerine dikkati çekmek, vurgulamak.
Altını üstüne getirmek:
1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer bırakmamak. 2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık etmek.
Altmış altıya bağlamak:
O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi görünmek.
Altta kalanın canı çıksın:
“Herkes başının çaresine baksın, güçsüzleri düşünme, gücü yetmeyene ne olursa olsun” anlamında kullanılır.
Alttan / aşağıdan almak:
Sert konuşan birine karşı yumuşak, olumlu, onu haklı görüyormuş gibi tavır almak.
Alttan güreşmek:
Biraz geriden, pasif hareket edip gizli gizli yenme yollarını kollamak.
Aman dedirtmek (amana getirmek):
Karşı koyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak, teslim olmaya zorlamak.
Aman dilemek:
Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının bağışlanmasını istemek, galip gelenin merhametine sığınmak.
Aman vermemek:
1) Göz açtırmamak, rahat bırakmamak. 2) Düşmanı acımayıp öldürmek, merhamet etmemek.
Amana gelmek:
Teslim olmak, önce direnirken zor karşısında boyun eğmek.
Amma da yaptın :
Olmayacak bir şey söyledin anlamında.
Ana baba günü:
1) Mahşer günü. 2) Sıkıntılı kalabalık; telâşlı, tehlikeli, kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık.
Ana kuzusu:
1) Pek küçük kucak çocuğu. 2) Sıkıntıya, güç işlere alışkın olmayan, nazlı çocuk veya genç.
Anan yahşi, baban yahşi:
Bir kimseyi işini yaptırabilmek için pohpohlamak, gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye çalışmak.
Anası ağlamak:
Çok eziyet çekmek, sıkıntıya katlanmak, bitkin duruma düşmek.
Anasından doğduğuna pişman etmek:
Çok eziyet ederek canından bezdirmek, bir kimseyi çok üzmek.
Anasından doğduğuna pişman:
1) Üşengeç, çok tembel. 2) Canından bezmiş.
Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek:
Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek, eziyete katlanmak.
Anasını ağlatmak:
Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı çektirmek.
Anasını ağlatmak:
Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı çektirmek.
Anasını sat! (satayım):
Önem verme, aldırma, umursama, bunun için kederlenme, üzülme.
Anasının gözü:
Hileci, kurnaz, çok açık göz, çıkarcı, hin oğlu hin.
Anasının nikâhını istemek:
Bir şeye değerinden çok para istemek, olmayacak bir istekte bulunmak.
Anca beraber, kanca beraber:
Birbirimizden ayrılmayacağız, işler iyi de gitse, kötü de gitse hep birlikte yapacağız, beraberliği bozmayacağız.
Anladımsa Arap olayım:
“Hiçbir şey anlamadım” anlamında kullanılır.
Ar damarı çatlamak:
Utanç duyulacak şeyleri sıkılmadan yapmak, utanmayı bırakmak, yüzsüz olmak.
Ara /aralarını bozmak:
İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi, dostluğu, arkadaşlığı yıkmak.
Ara bulmak:
Birbirleriyle anlaşamayan, bir araya gelemeyen kişileri uzlaştırmak, barıştırmak.
Arabayı düze çıkartmak :
Sonunda işini kolaylaştırmak.
Araları açılmak / bozulmak:
İyi ilişkileri, dostlukları, arkadaşlık bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek.
Aralarından kara kedi geçmek (veya aralarına kara kedi girmek):
İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak, aralarına soğukluk girmek, birbirlerine gücenmek.
Aralarından su sızmamak:
Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık kurmak, ahbap olmak.
Arap saçına dönmek:
İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum alması.
Araya girmek:
1) İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2) Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3) Yapılmakta olan bir işin yapılmasını geciktirmek.
Araya koymak:
Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına başvurmak.
Arayı yapmak:
1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık olan iki kişiyi uzlaştırıp, barıştırmak.
Â
Ârif olan anlasın /anlar:
Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün, anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.
A
Arı kovanı gibi işlemek:
Girip çıkanı, gelip gideni çok olmak.
Arka / sırt çevirmek:
Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek, yabancı gibi davranmak.
Arka arkaya vermek:
Birbirini korumak, kollamak, için birleşmek; dayanışmak, yardımcı olmak.
Arka çıkmak:
Birilerine karşı, birini korumak; savunmak, kayırmak.
Arka kapıdan çıkmak:
Özellikle bir eğitim kurumundan, bir iş yerinden hiçbir varlık gösteremeden, bir şey öğrenemeden ayrılmak.
Arkadan söylemek:
Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında ileri geri konuşmak, dedikodusunu yapmak, çekiştirmek.
Arkadan vurmak:
Kendisine inanan, güvenen bir kimseye gizlice kötülük etmek.
Arkası / sırtı pek:
1) Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş, iyi giyinmiş olan. 2) Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen.
Arkası /sırtı yere gelmemek:
1) Sarsılmamak, sağlam ve sağlıklı durumunu sürdürmek. 2) Hiç yenilgi yüzü görmemek.
Arkası kesilmek: Tü
Tükenmek, bitmek, süregelen bir şeyin son bulması.
Arkasına düşmek:
1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek. 2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak.
Arkasında dolaşmak / gezmek:
Bir işi sonuca bağlamak için ilgili yerlere giderek görüşme fırsatı aramak, onların yardımını sağlamak.
Arkasını (birine) vermek:
Bir kimsenin himayesinden güç almak.
Arkasını getirememek:
Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek, sonuçlandıramamak.
Arkasını sıvamak:
İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları kullanarak bir işe sevk etmek.
Arkasını sıvamak:
İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları kullanarak bir işe sevk etmek.
Armudun sapı var, üzümün çöpü var demek:
Hiçbir şeyi beğenmemek, her şeyin bir kusurunu bulmak.
Armut piş, ağzıma düş:
Bir işin hiç emek harcamadan olmasını, kendiliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Arpa boyu kadar gitmek:
Çok az ilerlemek.
Arpacı kumrusu gibi düşünmek:
Derin derin ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde düşünüp durmak.
Arpalık yapmak:
Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak, sömürmek.
Aşağı kurtarmaz:
1) Bundan ucuza verilmez. 2) Daha aşağı bir durumu kendine lâyık görmez.
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık:
Sakıncalı oluşları eşit olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu anlatmak için kullanılır.
Aşağıdan almak:
Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil kullanmak.
Aşık atmak:
Birisiyle yarışmak, özellikle kendisinden üstün birisiyle yarış etmek.
Asıp kesmek:
1) İşkence etmek, zalimce tavırlarda bulunmak. 2) Tehdit etmek, zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi konuşmak.
Askıda kalmak :
Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca varamaması, yapılamayıp öylece kalması.
Askıya almak:
1) Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek, bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak. 2) Altı boşalmış yapıyı dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak.
Askıya çıkarmak:
Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını gösterir belgelerin, belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere asılması, ilân edilmesi.
Aslı faslı / astarı olmamak:
Yalan, asılsız olmak, gerçek payı bulunmamak.
Astarı yüzünden pahalı :
Gerçek değerinden fazlaya mal olmak.
Astarı yüzünden pahalı olmak:
Bir işin ayrıntısına ödenen paranın aslına ödenen paradan fazla olması, gerçek değerinden fazlaya mal olması.
Astığı astık, kestiği kestik:
Davranışlarından dolayı kimseye hesap vermeyen, istediği gibi davranan, çok sert kimseler için kullanılır.
At oynatmak:
1) Ata hüner göstermek. 2) Bildiği ve istediği gibi davranmak. 3) Belli bir alanda üstünlük kurmak.
Ata et, ite ot vermek / yedirmek:
Uygunsuz iş yapmak; birbirini tamamlayan, birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek.
Ateş almak:
1) Yanmak, tutuşmak. 2) Ateşli silâhın patlaması. 3) Telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, coşmak.
Ateş bacayı sarmak:
Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir durum almak.
Ateş basmak:
Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması.
Ateş kesilmek:
1) Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2) Çok çalışkan, hareketli ve becerikli olmak. 3) Ateşli silâhlarla yapılan atışa son vermek.
Ateş pahası:
Çok pahalı.
Ateş püskürmek:
Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek.
Ateşe atmak:
Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak.
Ateşe tutmak:
1) Ateşli silâhla mermi atmak. 2) Bir şeyi ateşin üzerinde tutarak ısıtmak.
Ateşe vermek:
1) Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2) Aşırı ölçüde telâşlandırmak. 3) Bir toplumu, bir ülkeyi kargaşalık içine sürükleyerek yıkıma uğratmak.
Ateşine /nârına yanmak:
Birinin yüzünden büyük haksızlığa uğramak, zarar görmek.
Ateşle oynamak:
Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne gitmek ya da böyle bir işe girişmek.
Ateşten gömlek:
İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir.
Atı alan Üsküdar`ı geçti:
“Fırsat kaçtı, artık yapılacak şey kalmadı” anlamında kullanılır.
Atı eşkin, kılıcı keskin:
Her bakımdan güçlü, dilediğini yapabilir.
Atın yüğrükse bin de kaç:
İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.
Atıp tutmak:
1) Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek, abartılı konuşmak. 2) Birisinin arkasından ileri geri konuşmak, kötü sözler etmek.
Atma Recep din kardeşiyiz :
Biz birbirimizin ne olduğunu biliriz anlamında kullanılır.
Atsan atılmaz, satsan satılmaz:
İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği hâlde vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır.
Attan inip eşeğe binmek:
Bulunduğu dereceden, mevkiden, önemli görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak.
Avaz avaz (avazı çıktığı kadar) bağırmak:
Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar, var gücüyle bağırmak.
Avuç açmak:
Yardım istemek, dilenmek, para istemek ya da ister duruma düşmek.
Avucunu yalamak:
Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde edememek.
Avucunun içine almak:
Birini her dediğini yapar duruma getirmek, baskı ve etkisi altına almak.
Ayağa düşmek:
1) Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2) Yalvarır duruma gelmek. 3) İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak.
Ayağa kalkmak:
1) İyileşmek. 2) Saygı göstermek için oturma durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3) Telâşlanmak, heyecanlanmak. 4) Dikilmek, ayakları üzerinde durmak.
Ayağı (ayakları birbirine) dolaşmak:
Yürürken herhangi bir sebepten ötürü ayakları birbirine takılmak, sendelemek.
Ayağı / ayakları suya ermek / değmek:
Neden sonra aklı başına gelmek, bir şeyin aslını anlamak, beklenen biçimde olmadığını kavramak.
Ayağı düşmek:
Bir yere uğramak, o yer yolu üzerinde bulunmak, yolu düşmek.
Ayağı düze basmak:
İşleri iyi gitmek, zorlukları yenerek rahata kavuşmak.
Ayağı ile gelmek:
1) Kendi isteği ile gelmek. 2) Çok fazla emek sarf edilmeden elde edilmek.
Ayağına / ayaklarına kara su inmek:
Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak.
Ayağına bağ olmak:
Bir işini yapmasına, bulunduğu yerden ayrılmasına engel olmak.
Ayağına dolaşmak / dolanmak:
1) Birisinin yaptığı işe engel olmak. 2) Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek.
Ayağına gitmek:
Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin yanına varmak.
Ayağına kapanmak:
Kendini küçük düşürerek yalvarıp yakarmak.
Ayağını çekmek:
Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak, ilişkiyi ve ilgiyi kesmek.
Ayağını denk almak:
Birilerinin kendisine karşı yapacakları muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak.
Ayağını kaydırmak:
Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten, mevkiden uzaklaştırmak.
Ayağını kesmek:
1) Bir yere gitmez, uğramaz olmak. 2) Birini bir yere artık uğramaz duruma getirmek.
Ayağını sürümek:
1) Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2) Bir yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3) Ölmek üzere olmak. 4) Halk inanışına göre birinin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine yol açmak.
Ayağını yorganına göre uzatmak:
Gelirini giderine uydurmak, harcamalarda geliri aşmamak.
Ayağının altına almak:
1) Acımasızca, tekmelerle kıyasıya dövmek. 2) Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek, o şeyi tepmek.
Ayağının tozuyla:
Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez.
Ayak altında kalmak:
1. Hor görülüp aşağılanmak, değer verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde, kalabalık içinde kalmak.
Ayak atmamak:
Bir yere hiç gitmemek.
Ayak diremek:
Bir şeyde ısrar etmek, karşı koymak, kendi kararından vazgeçmemek.
Ayak takımı:
İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri, değersiz kimselerin bütünü.
Ayak üstü / üzeri:
1) Kısa süre içinde, acele olarak. 2) Ayakta durarak, ayakta dikilerek.
Ayak uydurmak:
1) Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2) Kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek.
Ayaklar altına almak:
Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak, çiğnemek.
Ayakları geri geri gitmek:
Bir yere istemeye istemeye, gönülsüz gitmek.
Ayaklı kütüphane:
Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse.
Ayakta kalmak:
1) Bir zorluk karşısında yıkılmamak, çökmemek. 2) Oturacak yer bulamamak.
Ayıkla pirincin taşını:
Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır.
Ayılıp bayılmak:
1) Sinir krizi geçirmek, bunalıma düşmek. 2) Birini kendinden geçercesine sevmek, beğenmek.
Ayranı kabarmak:
Öfkelenmek, kızıp bağırmak; coşmak.
Ayvaz kasap hepsi bir hesap :
Hepsi aynı hesaba geliyor anlamında.
Ayyuka çıkmak:
1) Pek yükselmek (ses için). 2) Herkesçe duyulmak, yayılmak (dedikodu için).
Aza çoğa bakmamak:
Eline geçenle yetinmek, tok gözlü olmak.
Azizlik etmek:
Şaka ile takılmak, muziplik etmek, şaka ile aldatmak.
Azrail olmak :
Çok korkulu ve zorba olmak.
B
Baba,baba değil iskele babası :
Saygı duyulmayan,hayırsız baba .
Babasının hayrına :
“Hiçbir çıkar elde etmeden, sadece iyilik olsun diye” anlamında.
Bacak kadar:
Ufak tefek; kısa boylu (kimse)
Badire(yi) atlatmak :
Tehlikeli durumu geçiştirmek.
Bağ bozmak :
Mevsim sonunda bağdaki üzümleri toplamak.
Bağdaş kurmak:
Sol ayağını sağ bacağın, sağ ayağını da sol bacağın altına alıp oturmak.
Bağlandığı yerde otlamak :
Yerinde saymak, hiçbir ilerleme göstermemek.
Bağrı yanık :
Çok dertli, acılı (kimse).
Bağrına basmak (birini):
Sevgi gösterip onu koruyuculuğuna almak.
Bahar başına vurmak (birinin) :
1. Havalar iyice ısınmadan ince giyinmek. 2. Coşkun, taşkın, aşırı davranışlarda bulunmak.
Bahis açmak (bir şeyden, kimseden) :
Onun hakkında konuşmaya başlamak, ondan söz etmek.
Bahse girmek (biriyle):
Onunla herhangi bir konuda kendi görüşünün doğru olduğuna ilişkin iddiaya girmek.
Bahse tutuşmak (biriyle):
Karşılıklı bahse girmek; iddialaşmak.
Bahtı açık:
İşleri yolunda giden; talihi açık, şansı açık, kısmeti açık.
Bahtı bağlı olmak:
1. İşleri İstediği gibi yürümemek. 2. Evlenecek çağa gelmiş kıza kısmet çıkmamak; kısmeti bağlı olmak.
Bahtı kara :
Talihi kötü olan.
Bahtına küsmek :
İşlerin ters gitmesi yüzünden karamsar olmak; şansına küsmek, talihine küsmek.
Bakış açısı:
Bir olayı, durumu belirli bir açıdan, yönden inceleme; görüş açısı.
Bakkal çakkal:
Bakkal, kasap, manav gibi esnaf için küçümseme yollu kullanılır.
Bakkal defteri:
Düzensiz, karalanmış, yıpranmış defter.
Baklayı ağzından çıkarmak:
Gizli tuttuğu şeyleri açıklamak, söyleyemediği şeyleri sabrı tükenince söylemek.
Bal gibi:
Pekâlâ, adamakıllı, çok iyi, gereği gibi.
Balık eti, balık etinde :
Şişman değil, ama dolgunca.
Balık istifi:
Çok sıkışık , üst üste, kalabalık olarak.
Balık kavağa (kurbağa ağaca) çıkınca :
“Olmayacak şeyler olursa” anlamında kullanılır.
Balon uçurmak :
Asılsızca haber yaymak.
Baltayı taşa vurmak :
Farkında olmadan karşısındakini rahatsız edecek, kızdıracak söz söylemek.
Bam teline basmak (dokunmak) (birinin) :
Bir kimseyi duyarlı olduğu bir konuda kızdıracak söz söylemek, davranışta bulunmak.
Bana (sana, ona) göre hava hoş :
“Öyle ya da böyle olması benim (senin, onun) için fark etmez.” anlamında.
Bana mısın dememek :
Zorlu bir işe, etkene vb’ye dayanmak, bunlardan hiç etkilenmemek.
Bardağı taşıran son damla :
Sonunda insanın sabrını tüketen, olumsuz tepki yaratan söz, davranış vb.
Bardaktan boşanırcasına :
(Yağmur için) Çok miktarda, şiddetli.
Barut fıçısı gibi:
1. Her an bir çatışmanın çıkabileceği olasılığı bulunan (yer). 2. Çok kızgın, öfkeli, sert (kimse).
Barut kokusu gelmek (burnuna) :
Savaş ya da tehlikeli bir şey olacağını sezmek.
Baş ağrıtmak :
Çok konuşarak dinleyenlere bıkkınlık vermek.
Baş aşağı gelmek :
1. Tepesi üstü düşmek. 2. Bütün işleri alt üst olmak.
Baş aşağı gitmek:
Durumu gittikçe kötüleşmek, sürekli kötüye gitmek.
Baş aşağı:
1. Başı yere yönelik biçimde. 2. Başından aşağıya (yere) doğru.
Baş baş :
Küçük çocukların “Allaha ısmarladık” anlamında ellerini başlarına götürmelerini sağlamak için söylenen söz.
Baş başa :
Birlikte, beraberce; kafa kafaya.
Baş başa vermek :
Görüş alışverişinde bulunmak amacıyla bir araya gelmek, bir iş için güçlerini birleştirmek; kafa kafaya vermek.
Baş belası:
Sürekli rahatsız eden ve bir türlü kurtulunamayan (kimse, şey); başının derdi.
Baş döndürücü :
1. (Hız ve sürat için) Olağanüstü. 2. Baygınlık veri ci. 3. Korku verici, korkutucu. 4. Sarhoş edici. 5. Çok büyük, büyük hayranlık uyandıran.
Baş edememek (bir şeyle, biriyle) :
1. O işi başaramamak; o işin üstesinden gelememek. 2. O kimsenin söz ve davranışlarını düzeltememek.
Baş eğmek (birine) :
Güçlü, sözü geçer bir kimsenin buyruğuna uymayı kabul etmek.
Baş etmek (bir şeyle) (bir kimseyle) :
Onu yenmeye gücü yetmek, o konuda başarı kazanmak.
Baş göstermek :
1. Ortaya çıkmak, belirmek, gözükmek. 2. (Güneş için) Doğmak.
Baş göz etmek (birini) :
Onu evlendirmek, evermek.
Baş göz olmak :
Evlenmek, evlendirilmek.
Baş kaldırmak (bir şeye, birine) :
Ayaklanmak, isyan etmek, karşı gelmek.
Baş koymak (bir şeye):
Bir ülkü, amaç uğruna ölümü bile göze alıp uğraşmak.
Baş tacı etmek (birini):
Ona büyük saygı göstermek, değer vermek.
Başa (bir şey) gelmek :
Kötü bir durumla karşılaşmak.
Başa baş :
Eşit, denk, aynı.
Başa çıkarmak (bir işi) (birini) :
1. Bir işi sona erdirmek. 2. Onu çok şımartmak.
Başa çıkmak (biriyle):
Ona gücünü kanıtlamak, istediğini yaptırabilmek.
Başa geçmek:
1. Yönetici mevkiine geçmek, yönetimde en üst yeri almak. 2. önem bakımından ilk sıraya geçmek.
Başa güreşmek:
1. Yağlı güreşte; güreşçiler, başpehlivanlık sanını kazanmak için yarışmak. 2. En üstün dereceyi almak için mücadele etmek.
Basamak yapmak (bir şeyi, birini) :
Bir kimseden ya da durumdan, daha yüksek bir yere gelebilmek için yararlanmak.
Basireti bağlanmak :
Olabilecekleri sezdiği halde uygun biçimde davranamamak.
Başı (baş) çekmek:
1. Bir işte ön ayak olmak, bir işin yapılmasında öncü olmak. 2. Halayın başında bulunup oyunu yönetmek.
Başı (başı beyni) şişmek:
Gürültü, yorgunluk vb.den çok rahatsız olmak; kafası şişmek.
Başı ağrımak :
Bir işi, kararı vb. nedeniyle sorumlu olmak; bu konulardaki olumsuzluklardan etkilenmek, üzülmek.
Başı altından çıkmak (birinin) :
Kötü bir durum onun tasarım ve girişimiyle meydana gelmek; kafasının altından çıkmak.
Başı belada olmak :
Büyük bir felaketle, sıkıntılı bir durumla karşı karşıya olmak.
Başı belaya girmek :
Üzücü, tehlikeli bir durumla karşılaşmak.
Başı boş bırakmak (birini) (bir şeyi) :
Onu denetlemeyip kendi haline bırakmak.
Başı boş kalmak :
Denetim altında bulunmamak, karışanı görüşeni olmamak.
Başı dara düşmek (başı daralmak) :
1. Sıkıntılı bir durum içinde olmak. 2. Paraca darlığa düşmek.
Başı darda (kalmak, olmak) :
Sıkıntı içinde (olmak).
Başı derde girmek (düşmek) :
Üzücü, sıkıntı verici bir durumla karşılaşmak.
Başı dertte (olmak) :
Sıkıntılı, tehlikeli bir durum içinde (olmak).
Başı dik (dimdik, alnı açık) :
Onurlu; onurlu biçimde.
Başı dinç (olmak):
Herhangi bir kaygısı/sorunu olmayan (olmamak) huzur içinde yaşayan
Başı dönmek:
1. Dengesini yitirip düşecek gibi olmak. 2. Kötü bir şey karşısında bunalmak, sıkılmak. 3. Görkemli, ilk kez görülen bir şey karşısında şaşırıp kalmak. 4. Ulaştığı zenginlik ya da mevki nedeniyle şımarıkça davranışlarda bulunmak.
Başı dumanlı:
1. (Dağ için) Tepesini, doruğunu sis bürümüş. 2. İçkiden sarhoş olan ya da sevgi nedeniyle kendinden geçen (kimse); kafası dumanlı. 3. Açık seçik düşünebilecek, karar verebilecek, durum da olmayan
Başı eğik (olmak, kalmak):
Söz söyleyemez, direnemez, mahcup durumda (olmak); kafası eğik.
Başı göğe ermek (değmek) :
Beklenmedik bir anda büyük bir mutluluğa kavuşmak; bundan ötürü çok böbürlenmek. (Kimi zaman alay yolu kullanılır.)
Başı hoş olmamak (bir şeyle), (biriyle) :
1. Ondan hoşlanmamak. 2. O kimseyle arası bozuk olmak; kafası hoş olmamak.
Başı için (birinin) :
Değer verilen kişinin hayatı söz konusu edilerek kullanılan ant ya da yalvarma sözü.
Başı kabak:
1. Saçları dökülmüş. 2. Başında şapka, başörtüsü vb. olmayan.
Başı kalabalık olmak:
Yanında iş, konuşma vb. nedenlerle birçok kimse bulunmak.
Başı kazan gibi olmak :
1. Gürültü, vb’den çok rahatsız olmak. 2. Çalışmak vb’den dolayı zihinsel yorgunluk duymak; kafası kazan gibi olmak.
Başı önünde:
1. Terbiyeli, uslu (kimse). 2. Utangaç, mahcup (kimse).
Başı sıkışmak (sıkılmak) :
Herhangi bir güçlükle karşılaşmak.
Başı sonu belli değil:
Çok düzensiz, karmakarışık.
Başı tutmak:
Gürültü, fazla konuşma, üzüntü ya da başka bir nedenle başı ağrımaya başlamak; kafası tutmak.
Başı yerine gelmek :
Kafası dinlenmiş, yorgunluğu gitmiş olmak; kafasın yerine gelmek.
Başı yukarda :
Onurlu, kibirli, kendini beğenmiş (kimse).
Başımla beraber :
Memnuniyetle, seve seve, hiç rahatsız olmaksızın.
Başın (başınız) sağ olsun:
Bir yakını ölmüş kimseye söylenen teselli sözü.
Başına bela etmek (birini, bir şeyi) :
Onu kendisine sıkıntı verecek bir durumu getirmek; o şeyin kendisini tedirgin edecek duruma gelmesine neden olmak.
Başına bela kesilmek :
Bir kimse ya da şey, sıkıntı verecek, dert olacak duruma gelmek.
Başına bela olmak :
Bir şey ya da kimse sıkıntı verir duruma gelmek.
Başına bela sarmak :
Birisine bir şeyi musallat etmek, o şeyin onu rahatsız etmesine yol açmak.
Başına belayı satın almak :
Rahatsız edici, üzücü olduğu sonradan anlaşılan bir işe kendi isteğiyle girişmiş olmak.
Başına bir şey (bela, hal, İş, kaza vb) gelmek :
Kötü bir duruma düşmek, istenmeyen bir durumla karşılaşmak.
Başına bitmek (birinin) :
İstemediği halde yanına gelip bir türlü oradan ayrılmamak, ısrarlı isteklerde bulunmak.
Başına buyruk :
1. Hiç kimseden izin almak gereğini duymadan, istediği gibi davranan. 2. özgür, bağımsız (bir biçimde).
Başına çalmak (bir şeyi) :
1. Bir şeyle vurmak. 2. Bir şeyi öfkeyle geri vermek; kafasına çalmak.
Başına çıkarmak (birinin) :
Onu çok şımartmak; tepesine çıkarmak.
Başına çıkmak:
Birinin hoşgörüsünü, yakınlığını fırsat bilip şımarıkça davranmak; tepesine çıkmak.
Başına çorap örmek :
Birini kötü duruma düşürmek için gizli plan hazırlamak; çorap örmek.
Başına dikilmek :
Başucunda durmak, rahatsız etmek; tepesine dikilmek.
Başına feleğin tokmağı inmek :
Bir felakete uğramak
Başına iş açmak :
Zor, zorunlu bir işe kendi isteğiyle girişmek.
Başına kakmak :
Yaptığı iyiliği, iyilik yaptığı kimsenin yüzüne karşı söyleyerek onu incitmek; kafasına kakmak.
Başına kalmak :
Bir işin yapılması, bir kimsenin bakımı, ağırlanması onun görevi olmak.
Başına vur, ağzından lokmasını al:
Uysal, boyun eğen (kimse).
Başında olmak (bir durum birinin) :
Aynı sıkıntılı durumu yaşamakta olmak.
Başında olmak (bir durum birinin) : Aynı sıkıntılı durumu yaşamakta olmak.
Başında paralansın (parçalansın) :
Yapılan bir iyilik çok söylendiğinde ya da pek bir işe yaramadığında, o iyiliğin artık istenmediğini belirten söz; kafasında paralansın.
Başından (aşağı) kaynar su (sular) dökülmek :
Üzücü, utandırıcı bir olay, durum karşısında büyük bir sıkıntı duymak; vücudunu sıcak bir ter basmak; kafasından kaynar su dökülmek.
Başından atmak (defetmek) (birini) (bir şeyi) :
1. Rahatsızlık veren, artık sıkıcı olan bir kimseyle ilişkiye son vermek. 2. Yapılması güç olan ya da çok zaman alacak olan bir işi bırakmak.
Başından büyük işlere girişmek (kalkışmak) :
Bilgi, beceri ve yetkisini aşan işleri yapmak istemek, bunlara yeltenmek.
Başından geçmek:
Söz konusu olayı (olayları) yaşamış olmak; söz konusu durumla daha önce karşılaşmış olmak.
Başından savmak (bir şeyi, bir kimseyi) :
Onu herhangi bir bahane ile uzaklaştırmak.
Başını (baş) alamamak (bir şeyden):
O şeyden kendisini bir türlü kurtaramamak.
Başını (başında) beklemek:
Bir kimseyi, şeyi korumak, gözetlemek.
Başını (bir şeyden) kaldırmamak (kaldıramamak) :
1. Bir işi yaparken hiç ara vermemek, o işin gidişini bozacak başka bir iş yapmamak; kafasını kaldırmamak. 2. Hasta bir türlü iyileşip ayağa kalkamamak; kafasını kaldırmamak.
Başını ağrıtmak :
1. Gereksiz, yersiz sözlerle bunaltmak. 2. Tedirgin etmek, uğraştırmak, can sıkmak; kafasını ağrıtmak.
Başını alıp gitmek (kaçmak, savuşmak):
1. Hiç kimseye danışma dan, haber de vermeden bulunduğu yerden uzaklaşmak. 2. (Fiyat, ücret, faiz vb) Gittikçe artmak, yükselmek.
Başını belaya (derde) sokmak (salmak) :
Hiç gereği yokken bir kimseyi sorumlu kılan, başını ağrıtan bir duruma itmek.
Başını boş bırakmak:
Bir şeyi ya da kimseyi kendi haline bırakmak; denetim altına tutmamak.
Başını dinlemek :
Kalabalıktan, gürültüden uzak, sessiz sakin bir yerde dinlenmek; kafasını dinlemek.
Başını döndürmek :
1 .(Korku, içki, tütün vb) Baygınlık vermek, bayılacak duruma getirmek. 2. Çok beğenmek, büyük bir ilgi duymak.
Başını ezmek:
Birisini bir daha kötülük yapamayacak duruma getirmek, yok etmek; kafasını ezmek.
Başını gözünü yarmak :
Bir işi istenildiği gibi yapmamak; o işi kusurlu, eksik bir biçimde yapmak; kafasını gözünü yarmak.
Başını kaşımaya vakti olmamak (başını kaşıyacak durumda olmamak) :
İşleri çok ve sıkışık durumda olmak; kafasını kaşımaya vakti olmamak.
Başını şişirmek :
Çok konuşmak ya da gürültü vb. ederek başının ağrımasına yol açmak; kafasını şişirmek.
Başını taşa (taştan taşa) vurmak :
Bir fırsatı kaçırınca ya da başarısızlığa uğrayınca çok üzülmek, kafasının taştan taşa vurmak.
Başını yakmak (birinin) :
Onu tehlikeli bir duruma sokmak, zarar sokmak.
Başını yemek (birinin):
1. Bir kimsenin tehlikeli, güç bir duruma düşmesine yol açmak. 2. Öldürmek, ölümüne yol açmak.
Başının altından çıkmak (bir şey, birinin):
Kötü bir şey birinin, kurnazca hazırladığı bir plana göre yapılmak; kafasının altından çıkmak.
Başının çaresine bakmak:
İçinde bulunduğu güç durumdan kendi olanaklarıyla kurtuluş yolu aramak.
Başının derdi:
Çok rahatsızlık veren, eziyet eden; baş belası.
Başının etini yemek :
Birisinden ısrarla, bıkkınlık verecek ölçüde bir şeyler istemek; kafasının etini yemek.
Basıp geçmek:
1. Önündekini geçmek. 2. Ona uğramamak. 3. Ona önem vermemek.
Basıp gitmek :
Bir yerden çabucak ayrılmak, uzaklaşmak.
Baskın çıkmak (birinden, bir şeyden):
Ondan üstün olmak, onu geride bırakmak.
Baskın yapmak :
1. Bir kimseyi suçüstü yakalamak İçin bulunduğu yere ansızın girmek. 2. Düşmana beklemediği bir anda saldırı düzenlemek. 3. Haber vermeden konuk gitmek, ziyarete gitmek.
Baskına uğramak :
1. Düşmanın ani ve beklenmedik saldırısına uğramak. 2. Suçüstü yakalanmak. 3. Bir doğa afetinden büyük ölçüde etkilenmek.
Başta gelmek:
En ön sırada olmak, üstün durumda bulunmak; önde gelmek.
Başta gitmek :
En ileri, en üstün, durumda bulunmak.
Baştan aşağı (Baştan ayağa):
Başından sonuna kadar; bütünüyle; tepeden tırnağa.
Baştan başa :
Bütünüyle, her yönüyle, iyice, bir uçtan öbür uca kadar.
Baştan çıkarmak (birini) :
Onu etkileyerek kötü yola sürüklemek, doğru yoldan saptırmak; ayartmak.
Baştan çıkmak:
Yasa dışı, ahlak dışı yollara sapmak;, kotu insan olmak.
Baştan savma (iş):
Özen göstermeden, gelişigüzel bir biçimde yapılan (iş).
Bastığı yerde ot bitmemek:
Gittiği yere uğursuzluk götürmek; çok şanssız olmak.
Bastığı yeri bilmemek:
Sevinç, heyecan, vb. etkisiyle davranışlarını denetleyememek, şaşırmak, ne yaptığını bilememek.
Baston yutmuş gibi (yürümek):
Sallanmadan, dimdik (yürümek).
Batta olmak (birine): Birisinden ısrarla, bıkkınlık verdirecek ölçüde bir şeyler istemek; ona asılmak.
Bel bağlamak (birine, bir şeye):
Ona güvenmek, inanmak.
Bel vermek:
1. (Duvar için) Ortası kamburlaşmak. 2. (Tavan için) Aşağı doğru sarkmak.
Bela aramak :
Kavga sebebi yaratmak.
Belasını aramak : Kendisi için tehlikeli bir durum yaratmak.
Belasını bulmak :
Yaptığı kötülüklerin karşılığını bulmak, cezasını çekmek.
Belaya çatmak :
Tedirgin edici bir durumla ya da kavgacı biriyle karşılaşmak.
Belge almak :
İki yıl aynı sınıfta üst üste kalan öğrenci, okuldan uzaklaştırılmak.
Beli bükülmek :
Yaşlılık nedeniyle bir iş yapamaz duruma gelmek.
Belini bükmek (bir şey, bir kimse birinin):
O, söz konusu kimsenin çaresizlik içinde kıvranmasına yol açmak.
Belini doğrultmak:
İşlerini düzene koymak (Kars. (İşi) yoluna koymak.)
Belini kırmak:
1. Fena halde dövmek. 2. Hırpalamak, bir şey yapamaz duruma getirmek. 3. Bir işin en güç kısmını yapıp bitirmek, kolaylaştırmak
Belli başlı:
1. En önemli, başlıca. 2. Belirli.
Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası:
"Benim söylediklerimden bambaşka şeyler anlıyor, anlamlar çıkarıyor." anlamında.
Ben sarhoş,yolcu sarhoş :
Herkesin garip bir tutum içinde bulunduğunu anlatmak için kullanılır.
Bende (sende, onda) o göz var mı? :
Bunlara inanacak kadar saf mıyım? (saf mısın?) , (saf mı?).” anlamında.
Benden günah gitti (Benden söylemesi) :
“Ben görevimi yaptım, gerekeni söyledim; bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem.” anlamında.
Benden uzak olsun da, Mısır’a sultan olsun :
“Söz konusu kimse, nerede, hangi mevkide olursa olsun, yeter ki benden uzakta bulunsun.” anlamında.
Benim diyen :
Kendine çok güvenen (insan).
Benim oğlum bina olur, döner döner yine okur:
Hiçbir sonuca varmadan aynı şeyleri yineleyip duran kimse için alay yollu söylenir.
Benzi atmak (uçmak) :
Korkudan ya da heyecandan yüzü sararmak; beti benzi atmak.
Benzi kül gibi olmak :
Korkudan yüzünden kan çekilmek, yüzü sapsarı olmak.
Benzine kan gelmek :
İyileşmek, canlanmak.
Berabere kalmak:
Bir oyunda her iki tarafın da aldığı sayılar eşit olmak, yenişememek.
Bereket versin (bereket ki, bereket versin ki) :
1. “Tanrıya şükür ki.” anlamında yaşanılan kötü bir durum için söylenir. -2. “Tanrı size bol para versin.” anlamında iyi dilek sözü.
Beş aşağı beş yukarı:
Yaklaşık olarak; üç aşağı beş yukarı.
Beş beter:
Çok kötü.
Beş kardeş (yemek):
Tokat (yemek).
Beş para etmez :
“Hiçbir değeri yoktur.” anlamında.
Beş paralık etmek (birini) :
Ayıplarını söyleyip onu küçük düşürmek.
Beş paralık olmak:
Ayıpları ortaya döküldüğü için küçük düşmek.
Beş parasız :
Yoksul, parasız.
Beşik kertme nişanlı (beşik kertiği) :
Daha beşikte iken ailesi tarafın dan nişanlanmış.
Beşinci kol:
Düşmanla iş birliği yaparak ülkeyi içten çökertmeye çalışan örgüt.
Besledik büyüttük danayı, (şimdi) tanımaz oldu anayı:
“0 kimseyi biz yetiştirdik, bu hale getirdik, şimdi yüzümüze bile bakmıyor.” anlamında.
Beşlik simit gibi kurulmak:
Önemli bir kişiymiş gibi kasılarak oturmak.
Bet bet bakmak:
Kötü bir şey yapacakmış gibi bakmak.
Beterin beteri:
En kötü sanılandan daha kötü olan şey için söylenir.
Beti benzi kalmamak (atmak, uçmak, kireç kesilmek):
Korku, üzüntü vb. nedeniyle yüzünden kan çekilmek; benzi atmak.
Beti bereketi olmamak (kaçmak) :
1. Yiyecek çabuk tükenir olmak. -2. Paranın satın alma gücü düşmek.
Bey devesi (danası) gibi yan gelip geviş getirmek :
Hiçbir işe el sürmeden keyfince yiyip içmek, yaşamak.
Bey gibi yaşamak:
Bolluk içinde yaşamak.
Beyhude yere :
Boş yere, gereği yokken, boşu boşuna; yok yere.
Beyin göçü:
Özellikle az gelişmiş bir ülkenin yetişmiş, nitelikli bilim adamlarının çalışmak üzere gelişmiş ülkelere gitmesi olgusu.
Beyin yıkamak :
Çeşitli yöntemler uygulayarak birisini belirli bir düşünceyi benimsemeye zorlamak.
Beyin yormak :
Bir konu üzerinde çok düşünmek; kafa yormak.
Beylik söz:
Herkesçe kullanılan, basmakalıp söz.
Beyni atmak:
Çok kızmak; tepesi atmak.
Beyni bulanmak (uyuşmak):
Sersemlemek, sağlıklı düşünemez duruma gelmek.
Beyninden vurulmuşa dönmek :
Kötü bir haber alıp, hiçbir şey düşünmeyecek duruma gelmek.
Bezginlik gelmek (birine bir şeyden) :
O şeyden yorulmak, bıkmak, usanmak.
Biçilmiş kaftan :
Bir işe, kimseye en uygun , en elverişli olan.
Bildiğinden şaşmamak:
Hiçbir şeyden etkilenmeyip, doğru saydığı davranışını sürdürmek. (Kars. Gürültüye pabuç bırakmamak.)
Bildiğini okumak (yapmak):
Başkalarının sözüne kulak asmadan istediği gibi davranmak.
Bile bile :
Bilerek, isteyerek; kasıtlı olarak, kasten.
Bile bile lades :
Aldandığını bildiği halele hiç itiraz etmeme, bunu kabul etmiş görünme.
Bileğine güvenmek :
Kendi gücün, bilgisine, yeteneğine güvenmek,
Bileğinin hakkıyla :
Kendi çalışması ve gücüyle.
Bilincine varmak (bir şeyin) :
O şeyi iyice anlamak, kavramak; gerçekliğini görmek.
Bilir bilmez:
Yarım yamalak bilerek; eksik bilgi ile.
Bilmezlikten (bilmemezlikten) gelmek:
Bilmiyor görünmek.
Bilmiyorsun (bilmediğin) bu boku, git mektebinde oku :
“Mademki bu şeyi bilmiyorsun, niçin uğraşıp duruyorsun? Bari öğren, sonra gel, uğraş.” anlamında.
Bin dereden su getirmek :
Birini kandırmak için bir yığın gerekçe ileri sürmek, aldatıcı sözler söylemek; kırk dereden su getirmek.
Bin kat:
Başka şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde çok.
Bin pişman olmak:
Yaptığı şeyden çok pişman olmak.
Bin tarakta bezi olmak :
Çok şeyle uğraşmak.
Bin yaşa :
Çok yaşa anlamında.
Binde bir:
Çok seyrek olarak; nadiren.
Bindiği dalı kesmek:
Yarar sağladığı bir şeyi ortadan kaldırmak, kendisi için zararlı duruma getirmek.
Bini aşmak :
Çok fazla olmak.
Bini bir paraya :
Pek çok, bol.
Binin yarısı beş yüz (o da bizde yok) :
“Tasalanmana gerek yok.” anlamında avutma sözü.
Binin yarısı beş yüz o da ben de yok :
Düşünceli kimseleri avutmak için teselli mahiyetinde söylenir.
Bir abam var atarım nerede olsa yatarım :
“Yalnız yaşayan bir kimseyim, basit bir yaşama tarzım vardır, her yerde kalabilirim.” anlamında.
Bir ağızdan :
Hep birlikte, beraberce.
Bir âlem :
Kendine özgü şaşırtıcı nitelikleri olan
Bir an önce (evvel) :
Olabildiğince çabuk.
Bir ara (aralık) :
1. Bir süreç içindeki kısa bir süre; 2. Eskiden, eski bir zamanda.
Bir araba laf:
Bir yığın gereksiz, yersiz söz.
Bir araya gelmek :
Toplanmak; buluşmak.
Bir araya getirmek:
1. Derlemek, toplamak. 2. Birleştirmek.
Bir arpa boyu yol gitmek :
Önemsiz denecek kadar az ilerleme sağlamak.
Bir aşağı bir yukarı (dolaşmak, yürümek) :
Amaçsızca, bir yerde oradan oraya (dolaşmak, yürümek vb.)
Bir atımlık (atım) borutu olmak (kalmak) :
Bir konuda yapabileceği pek az şey kalmak; gücü, olanakları tükenmeye başlamak.
Bir avuç toprak olmak :
Ölmek
Bir ayağı çukurda (olmak) :
Çok yaşlanmış (olmak); ölüme epeyce yakın (olmak).
Bir bakıma :
Değişik bir görüşe göre, başka bir yönden bakılırsa.
Bir baltaya sap olmak :
Belirli bir iş tutmak, bir meslek sahibi olmak.
Bir bardak suda fırtına koparmak :
Önemsiz denecek kadar küçük bir sorunu büyütüp, kavga konusu yapmak.
Bir başına :
Yalnız olarak, yanında hiç kimse bulunmadan.
Bir baştan (uçtan) bir başa (uca) :
Bir yerin bir sınırından öbür sınırına kadar.
Bir ben bilirim, bir de Allah :
“Çektiğim sıkıntı ve üzüntüleri ben ve Allah’tan başka kimse bilmez.” anlamında.
Bir bildiği olmak :
Kendine göre bir düşüncesi olmak.
Bir bir:
Teker teker, ayrı ayrı.
Bir bu eksikti:
“Dertler, sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıktı.” anlamında.
Bir çift söz :
Birkaç söz.
Bir çırpıda :
O anda
Bir çuval inciri berbat / murdar etmek :
Yolunda giden bir işi, yanlış bir hareketle ya da sözle bozmak.
Bir dediği bir dediğini tutmamak :
Söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.
Bir dediği iki olmamak (edilmemek):
Her isteği yerine getirilmek.
Bir dediğini (söylediğini) iki etmemek (ikiletmemek):
Onun her istediğini yerine getirmek.
Bir dereceye kadar:
Makul bir ölçüye kadar, belli bir noktaya kadar; nispeten.
Bir deri bir kemik (kalmak) :
Vücutça çok zayıf (düşmek), zayıflamış (olmak).
Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemek :
Faydası az zahmeti çok bir işle uğraşmak.
Bir dizi:
Birçok, bir yığın.
Bir dokun bin ah işit / dinle:
“İnsanların dertlerini biraz deşmeye gör; hemen her türlü şikâyetlerini dile getirirler.” anlamında.
Bir dostluk kaldı:
Satıcıların malları azaldığı zaman kullandıkları özendirme sözü.
Bir eli yağda bir eli balda (olmak) :
Zenginlik, bolluk içinde (olmak).
Bir elin beş parmağı gibi:
Birbirinden hiç ayrılmayan; aralarında her hangi bir ayırım gözetilmeyen (kimseler).
Bir günden bir güne :
Hiçbir zaman.
Bir güzel:
Çok iyi, iyice, güzel bir biçimde.
Bir hal olmak :
1. Bir şeyi çok yapmaktan usanmak, bıkmak; fenalık gelmek. 2. Davranışlar, huyu değişmek. 3. Bir kazaya uğramak, ölmek.
Bir hayli:
Oldukça çok, epeyce.
Bir hiç uğruna :
Amaçsızca, boşu boşuna.
Bir hoş :
1. Tatlı bir hoşluk içinde olan. 2. Garip, yadırgatıcı, tuhaf.
Bir içim su :
Çok güzel (kadın, kız).
Bir iğne bir iplik kalmak :
Bir üzüntü, hastalık vb. nedeniyle çok zayıflamak.
Bir iki demeden (derken) :
Karşısındakine vakit bırakmadan, hiçbir şekilde duraksamadan.
Bir kalemde :
Toptan, bir işlemde.
Bir kapıya çıkmak :
Hepsi aynı sonuca varmak, aynı anlama gelmek; aynı kapıya çıkmak.
Bir kaşık suda boğmak (birini) :
Bir kimseye çok kızmak; kin duymak.
Bir kenara bırakmak (bir şeyi):
Orta Önem vermemek, onu dikkate almamak.
Bir kenara çekilmek :
İlgisini kesmek; sorumluluk almamak.
Bir kere :
Aslında, gerçekte.
Bir kıyamettir gitmek (kopmak):
Çok fazla gürültü, patırtı, telaş olmak.
Bir kofluğa iki karpuz sığdırmak :
Aynı zaman içinde iki işi birden yapar durumda olmak.
Bir kol çengi:
Esprili söz ve davranışlarıyla çevresine neşe saçan kimseler için söylenir.
Bir köroğlu bir ayvaz:
Kan kocanın çocuklarının olmadığını, yalnız yaşadıklarını belirtmek için söylenir.
Bir köşeye ayırmak (atmak, koymak) (bir şeyi):
Bir şeyi gerektiğin de kullanmak üzere bir yere koymak, biriktirmek, saklamak.
Bir köşeye çekilmek:
Etkin görevi bırakmak.
Bir kulağından girip öteki (öbür) (bir) kulağından çıkmak :
Söylenilenlere önem vermemek, hiç uymamak, onları dikkate almamak.
Bir lokma bir hırka :
Azla yetinmeyi, dervişçe yaşamayı anlatan haya) görüşü.
Bir paralık etmek (birini):
Onu utanılacak bir duruma düşürmek, rezil etmek; beş (on) paralık etmek.
Bir paralık olmak :
Değersiz, onursuz, kötü duruma gelmek; beş (on) paralık olmak.
Bir pire için yorgan yakmak:
Küçük bir zarardan kurtulmak için çok büyük bir zararı göze almak.
Bir punduna getirmek :
Bir iş için en uygun durum ve zamanı yoklamak; punduna getirmek.
Bir saati bir saatine uymamak:
Tutum ve davranışları sürekli değişmek, tutarsız olmak; saati saatine uymamak.
Bir şeyciği kalmamak:
İyileşmek, iyi olmak.
Bir şeye benzememek :
İşe yarar, beğenilir ve istenir durumda olmamak.
Bir şeyler (şey) olmak :
1. Huy ve davranışları değişmek. 2. Fenalık gelmek, bayılacak gibi olmak. 3. Herhangi bir kötü durum başından geçmek.
Bir sıkımlık canı olmak :
Bir sıkımlık canı olmak : Kısa boylu, cılız ve güçsüz olmak.
Bir sürü :
Çok sayıda, pek çok, birçok.
Bir tahtası eksik :
Pek akıllı olmayan, delice İşler yapan (kimse); tahtası eksik.
Bir taşla iki kuş vurmak :
Bir davranışla, yararlı iki sonuç elde etmek.
Bir temiz :
Adamakıllı, iyice, güzelce.
Bir tuhaf olmak :
Üzülmek, yadırgamak, ne yapacağını bilememek.
Bir tuhaf:
Garip, alışılmadık, yadırgatıcı (biçimde).
Bir tuhaflığı olmak:
Kendini iyi hissetmemek, rahatsızlığı olduğunu anlamak.
Bir türlü :
1. Ne yapıp yapıp; hiçbir biçimde. 2. (Yinelemeli biçimde) Bir eylemin yapılması ile yapılmamasının aynı derecede tedirginlik verici olduğunu belirtir. 3. Bir başka çeşitten.
Bir tutmak (görmek) :
Aynı derecede görmek, farksız olduğunu kabul etmek, eşit saymak.
Bir vakitler (bir vakit) :
Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda; bir zamanlar.
Bir yaşına daha girmek :
Şaşılacak yepyeni bir durumla karşılaşmak.
Bir yastığa baş koymak :
(Bir erkek bir kadın) Evli olmak, hayatını evli olarak sürdürmek.
Bir yerde :
Belli bir aşamada, belli bir noktada, bir bakıma.
Bir yığın :
Birçok, pek çok, çok miktarda.
Bir yolunu bulmak :
Amaca ulaştıracak çareyi, fırsatı, imkânı bulmak.
Bir zamanlar (zaman) :
Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda.
Birbirine düşmek :
Aralarında anlaşmazlık çıkmak.
Birbirine girmek:
1. Kavga etmek. 2. Heyecanla oraya buraya koşuşmak.
Birbirini yemek :
Sürekli kavga etmek, anlaşmazlık içinde olmak.
Birbirinin gözünü oymak :
Aralarındaki geçimsizlik nedeniyle kavga etmek.
Bire (beş, on, yüz…) vermek :
(Buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürünler için) Toprak atılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek.
Bire bir (gelmek):
(İlaç için) Kesin ve etkili (olmak).
Biri, bir şey bir yana, dünya bir yana :
Bir kimseye ya da şeye aşırı ölçüde değer verildiği zaman kullanılır.
Bitkin düşmek :
Çok yorulmak ; halsiz düşmek.
Bıçak kemiğe dayanmak :
Sıkıntı, zahmet, artık dayanılamayacak bir duruma gelmek.
Bıçak sırtı:
1. Çok az (fark, zaman), -2. Çok yakın (aralık).
Bıkkınlık gelmek (birine) :
Ondan bıkmak, usanmak, bunalmak.
Bıkkınlık vermek (bir şey birine) :
Bir şeyi tekrarlaya tekrarIaya karşısındakini usandırmak.
Bıyığı (bıyıkları) terlemek :
Bıyığı yeni çıkmaya başlamak.
Bıyık altında gülmek :
Birinin içinde bulunduğu duruma alay ederek, belli etmeden gülmek.
Bıyık bırakmak :
Bıyıklarını kesmeyip uzatmak.
Bıyıkları balta kesmez olmak :
Güçlü olmak,kimseden korkmamak.
Boca etmek (bir şeyi) :
Onu birdenbire ters çevirip içindekileri boşaltmak.
Boğaz boğaza gelmek :
Kavga etmek; gırtlak gırtlağa gelmek.
Boğaz kavgası:
Geçimini sağlamak için uğraşma.
Boğaz tokluğuna (çalışmak) :
Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).
Boğaz tokluğuna (çalışmak) :
Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).
Boğazı kurumak :
Çok konuştuğu için su içmek gereksinmesini duymak; damağı kurumak.
Boğazına basmak :
Birini bir işi yapması için zorlamak; gırtlağına basmak.
Boğazına dizilmek (boğazından geçmemek) :
İştahsızlık vb. nedenlerle yemeğin tadına varamamak.
Boğazına düğümlenmek ;
Heyecan, korku, vb. yüzünden söyleyeceklerini söylememek.
Boğazına düşkün :
Yemeği ve içmeyi çok seven (kimse); gırtlağına düşkün.
Boğazına kadar borca girmek:
Çok borçlanmak ; gırtlağına kadar borca girmek.
Boğazına sarılmak :
Kavgaya girişmek, peşini bırakmamak; gırtlağına sarılmak.
Boğazından kesmek:
Para arttırmak için yiyeceğinden kısıntı yapmak; gırtlağından kesmek.
Boğuntuya gelmek :
Aldatılmak, kandırılmak.
Boğuntuya getirmek :
Şaşırtma yoluyla birisine yüksek fiyatla mal satmak ya da düşünmesine fırsat vermeden bir şeyi kabul ettirmek.
Bohçasını koltuğuna vermek :
Kovmak, defetmek, işine son vermek.
Bol keseden atmak :
Yerine getirilmesi güç vaatler bulunmak.
Bol keseden:
Ölçüsüz olarak.
Bombardıman etmek (birini) :
Bir kimseye ağır sözler söylemek.
Borç bilmek (bir şeyi):
Bir şeyi yapmayı, kendisi için zorunlu bir görev olarak kabul etmek.
Borç bini aşmak (borç gırtlağa çıkmak):
Borç, ödemesi güç bir duruma gelmek.
Borç harç :
Borçlanarak, borca girerek.
Borca batmak:
Borcu çok olmak. Borca girmek, borçlanmak.
Borçsuz harçsız :
Hiç borca girmeden.
Boru mu (bu)? (boru değil) :
“Küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil.” anlamında.
Borusu ötmek:
Nüfuzu olmak, sözü dinlenmek, sözü geçmek.
Borusunu çalmak (birinin):
Çıkar sağlanan kimsenin hoşuna gidecek, düşüncelerine uygun düşecek davranışlarda bulunmak.
Boş atıp dolu tutmak (vurmak):
1. Umutsuz gibi görünen bir işten olumlu sonuç almak. 2. Doğruluğuna inanmadan söylenilen sözün doğru çıkması.
Boş bulunmak :
Dikkatsiz ve dalgın bir durumda bulunmak.
Boş çıkmak :
(Umut edilen şey) Gerçekleşememek; boşa çıkmak.
Boş gezenin boş kalfası:
İşsiz güçsüz dolaşan kimse için kullanılır.
Boş vermek (bir şeye, birine) :
Ona önem vermemek, aldırmamak.
Boş yere :
Boşuna, gereksiz yere; boşu boşuna.
Boşa çıkmak :
Gerçekleşememek, sonuç vermemek; boş çıkmak.
Boşa gitmek:
Hiçbir işe yaramadan yok olmak; havaya gitmek.
Boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz:
‘Hiç bir çözüm yolu bulamıyorum.” anlamında.
Boşlamak :
İlgisiz davranmak,ilgiyi kesmek.
Boşta kalmak (boşta gezmek);
İşsiz güçsüz kalmak.
Bostan korkuluğu :
Görevini yapmayan, etrafına sözünü geçiremeyen kimse.
Boşu boşuna :
Hiç gereği yokken, hiçbir kazanç sağlamadan; boş yere.
Boy atmak (boya çekmek):
(Çocuk, için) Boyu uzamak, boylanmak.
Boy bos (pos) :
İnsanın boy açısından görünümü.
Boy göstermek :
Gösteriş olsun diye ortalıkta görünmek.
Boy ölçüşmek (biriyle) (bir şeyle) :
Yeterliğini,, üstünlüğünü göstermek için onunla yarışmak.
Boy vermek:
1. (İnsan İçin) Suyun derinliğini boyu ile ölçmek. 2. (Bitki için) Gelişmek, uzamak.
Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın) :
“Bu iş o kadar kolay ve çabuk yapılamaz, belli bir emek ve zamana ihtiyacı vardır.” anlamında.
Böylesine can kurban :
"Benzerlerine oranla daha iyi, daha güzel olanlar için her türlü fedakârlığa katlanır." anlamında.
Boylu boslu (poslu):
Boyu uzun, gösterişti; yakışıklı (kimse).
Boylu boyunca :
Bütün boyu ile, boyu uzunluğunca.
Boynu bükük :
1. Acınacak, zavallı kimse için söylenir. 2. Acınacak, yardım bekler bir durumda.
Boynu eğri:
Bir kimsenin İstediğini yerine getirmek durumunda olan, bu isteği borç bilen.
Boynum kıldan ince :
“Haksız olduğum anlaşılırsa, verilecek her ceza ya boyun eğeceğim.” anlamında.
Boynunun borcu :
Bir kişinin yapmak zorunda olduğu iş.
Boynuz isterken kulaktan olmak :
Daha iyi bir şey elde etmek isterken elindekini de yitirmek.
Boyu (boyu boşu) devrilsin :
“Ölsün.” anlamında beddua.
Boyu boyuna, huyu huyuna uymak :
Birbiriyle denk, uyumlu olmak.
Boyun eğmek:
Güçlü birinin isteğini zorla ya da istemeyerek kabul etmek.
Boyundan büyük işlere karışmak:
Başaramayacağı işlere kalkışmak.
Boyunduruk aftına girmek:
Başkasının (başka bir devletin) baskı ve buyruğu altında yaşamak.
Boyunun ölçüsünü almak :
Biri tarafından ağzının payı verilmek.
Boyunun ölçüsünü olmak :
Giriştiği bir işte başarısızlığa uğrayıp beceriksizliğini ya da yetersizliğini anlamak.
Bozguna uğramak (bozgun vermek, bozgun yemek) :
Bir karşılaşmada, savaşta yenilip perişan bir duruma düşmek.
Bozuk çalmak:
Sinirli, canı sıkkın olduğunu davranışlarıyla göstermek.
Bozuk para gibi harcamak (birini):
Bir kimsenin değerini sıfıra indirmek, onu başkalarının yanında küçük düşürmek.
Bozum olmak :
Utanacak duruma düşmek.
Bozuntuya vermemek :
Olup bitenleri anlamamış, görmemiş, söylenenleri duymamış gibi davranmak, durumu İdare etmek.
Bu abdestle çok namaz kılınır:
“Küçümsenen bu tutumla, inanışla ya da araçla işler daha çok yürütülür.” anlamında.
Bu gidişle :
Bu biçimle, bu tempoyla.
Bu gözle :
Bu anlayışla.
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu :
“Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor.” anlamında.
Bu yakınlarda :
Oldukça yakın bir zamanda, bir yerde.
Bucak bucak aramak (birini) :
Onu her yerde aramak.
Bucak bucak kaçmak (saklanmak) (birinden, bir şeyden):
Onunla karşılaşmaktan sakınmak.
Bugün yarın :
Bir iki gün içinde.
Bugünden tezi yok :
Hemen şimdi, ilk fırsatta.
Bugüne bugün :
Bugünkü ölçülere, değerlendirmelere göre.
Bugünlük yarınlık :
Pek yakında olması beklenen şeyler için kullanılır.
Bulanık suda balık avlamak :
Karışıklıktan yararlanıp menfaatini kollamak.
Bulanık suda balık avlamak:
Karışık bir durumdan yararlanıp çıkar sağlamaya bakmak.
Bulantı vermek (bir şey birine) :
O şey onu kusacak duruma getirmek, midesini bulandırmak.
Bülbül gibi konuşmak (okumak) :
Kolaylıkla konuşmak (okumak).
Bülbül gibi söylemek (bir şeyi):
Hiçbir şeyi saklamadan, her şeyi söylemek.
Buldukça bunamak:
Bulduğuna şükretmemek, daha çoğunu istemek.
Buldumcuk olmak:
Eline geçen bir şeyden ötürü fazlaca sevinmek.
Bulunmaz Hint (Bursa) kumaşı mı? :
“Az bulunur, çok değerli bir şey ya da kimse değil ya!” anlamında alay yollu söylenir.
Bulup buluşturmak:
Ne yapıp yapıp bulmak, büyük bir çaba sonucu sağlamak.
Bulut gibi:
1. (Sinek vb için) Yoğun. 2. Aşırı ölçüde (sarhoş).
Buluttan nem kapmak :
En küçük bir şeyden bile alınmak, çok alıngan olmak.
Bundan böyle :
Bundan sonra.
Bundan iyisi can sağlığı:
“Bundan daha iyisi olamaz.” anlamında.
Bununla birlikte (beraber):
1. Buna bağlı olarak. 2. Şu da var ki, ayrıca.
Burnu bile kanamamak :
Büyük bir kazayı herhangi bir yara bere almadan atlatmak.
Burnu büyümek :
Kendini büyük biri olarak görmeye başlamak; başkalarını beğenmemek.
Burnu havada (burnu büyük, burnu Kaf dağında):
Kibirli, herkese yukarıdan bakan kimse için söylenir.
Burnu kokuyu iyi almak :
Her şeyi önceden sezmek.
Burnu sürtülmek :
Zorunlu, yorucu olaylar yaşamak, bunlardan ders almak.
Burnu yere düşse almaz:
Kendini beğenmiş, kibirli kimse için söylenir.
Burnunda tütmek (bir şey, yer, kimse) :
Onu çok özlemek, istemek, aramak; gözünde tütmek.
Burnundan (fitil fitil) gelmek :
Elde ettiği güzel bir şey, sonradan olan tatsızlıklar nedeniyle kendisine zehir olmak; ağzından burnundan gelmek.
Burnundan getirmek:
Birini bir şeyi yaptığına yapacağına pişman etmek; ağzından burnundan getirmek.
Burnundan kıl aldırmamak:
Kendisine hiçbir söz söyletmemek, huysuz ve gururlu olmak, eleştiriye tahammülü olmamak.
Burnundan solumak :
Çok öfkelenmek, sinirlenmek.
Burnunu kırmak :
Kibirli bir kimseyi güç duruma sokup, artık büyüklenemez duruma getirmek.
Burnunu sokmak (bir şeye) :
Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak.
Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek :
Başkalarının öğütlerine kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak.
Burnunun direği kırılmak :
Pis koku yüzünden rahatsız olmak.
Burnunun direği sızlamak:
Çok üzülmek.
Burnunun ucunu görmemek :
Sarhoşluk, dalgınlık nedeniyle basacağı yeri görememek.
Burun buruna gelmek (biriyle, bir şeyle) :
Onunla beklenmedik bir anda karşılaşmak
Burun kıvırmak (bir şeye):
Onu beğenmemek, küçümsemek.
Bütün bütüne :
Büsbütün, tamamıyla, tamamen.
Büyük (laf, söz) söylemek :
Yapıp yapamayacağı belli olmayan bir iş konusunda kesin konuşarak övünmek.
Büyük görmek (birini, kendini) :
Birini ya da kendini yüceltmek, olduğundan üstün tutmak.
Büyük oynamak :
1. Büyük para ile kumar oynamak. 2. Bir işe risklerini, zararlarını göze alarak girişmek.
Büyük söylemek :
Övünmek
Büyüklük göstermek :
Bağışlamak.
Büyümüş de küçülmüş :
Konuşmaları, davranışları büyüklere benzeyen çocuk için söylenir.
Buyur etmek (birini) :
Konuğu “buyurun” diyerek içeri almak ya da sofraya çağırmak.
Buyurun cenaze namazına :
“Bir terslik oldu, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.
Buz kesilmek :
Üzücü bir olay karşısında donup kalmak.
Buz kesmek:
1. Çok üşümek. 2. Hava çok soğumak.
Buz üstüne yazı yazmak :
Süresi ve etkisi pek az olan bir iş yapmak, sözleri etkisiz kalmak.
Buzdolabına koymak (bir şeyi):
Bir sorunun çözümünü ileriki bir tarihe bırakmak. (Karş. Askıya almak.)
Ç
Çaba göstermek:
Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak.
Çabalama kaptan ben gidemem :
Boşuna çabalama anlamında.
Çaçaron :
Kavgacı,şirret.
C
Cadı kazanı (gibi):
Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer.
Cafer ağanın abdest suyu :
Tatsız, tuzsuz.
Ç
Çağ açmak:
Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak.
Çağı geçmek :
Yaşlanmak
C
Caka satmak:
Çalım satmak, gösteriş yapmak.
Caka yapmak :
Gösteriş yapmak.
Ç
Çakar almaz:
İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan.
Çakı gibi:
Canlı ve atik, çevik.
Çalakalem :
Gelişigüzel, durmadan yazarak.
Çalım satmak (caka satmak):
Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.
Çalımından geçilmemek:
Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak.
Çalıp çırpmak:
Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak.
Çam devirmek:
Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak.
Çam yarması:
İri gövdeli insan.
C
Cambul cumbul:
Pek sulu, suyu bol (yemek için).
Can alıcı yer (nokta):
Bir şeyin en önemli, en çarpıcı yeri.
Can atmak :
Çok istemek.
Can baş üstüne:
İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır.
Can borcunu ödemek:
Ölmek.
Ç
Çan çan etmek:
Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek.
C
Can çekişmek:
Ölmek üzere bulunmak.
Can ciğer :
Samimi.
Can damarı:
Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç.
Can damarına basmak:
Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak.
Can dayanmamak:
Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek.
Can düşmanı:
Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan.
Can evi:
1. Yürek. 2. En duyarlı bölge.
Can evinden vurmak:
En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak.
Can havli ile:
Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak).
Can kalmamak:
Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek.
Can kaygısına düşmek:
Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak.
Can kulağıyla dinlemek:
Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek.
Can pazarı:
Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer.
Can sağlığı:
Esenlik, kişinin sağlıklı olması.
Can sıkıntısı:
Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım.
Can vermek:
1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak.
Can yakmak:
1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak.
Can yoldaşı:
Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse.
Cana can katmak:
İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek.
Cana işlemek :
Çok tesir etmek.
Cana minnet (bilmek):
İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak.
Cana yakın:
Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan.
Ç
Çanak tutmak (açmak):
1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek.
Çanak yalayıcı:
Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden.
C
Candan yanmış :
Adamakıllıı tutulmuş.
Canı (gönlü) çekmek:
Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak.
Canı burnuna gelmek :
Bir işte çok eziyet ve sıkıntı çekmek.
Canı burnuna gelmek:
Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak.
Canı çıkmak:
1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak.
Canı gitmek:
Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak.
Canı tatlı:
Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan.
Canı tez:
Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen.
Canı yanmak:
1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak.
Canın sağ olsun :
Bir ziyan için söylenen teselli sözü.
Canına değmek:
1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak.
Canına kıymak:
1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek.
Canına okumak:
1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak.
Ç
Çanına ot tıkamak:
Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak.
C
Canına tak demek:
Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek.
Canına yandığım (yandığımın):
Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır.
Canına yetmek:
Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek.
Canından bezmek:
Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek.
Canını almak:
Öldürmek.
Canını bağışlamak:
Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek.
Canını dişine takmak:
Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak.
Canını şeytana satmak :
Kötü işlerle uğraşmak.
Canını sokakta bulmak:
Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır.
Canını vermek:
1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak.
Canını yakmak:
1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak.
Canının içine sokacağı gelmek: "
Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak.
Canla başla:
Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak.
Canlı cenaze:
Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse.
Canlı yayın:
Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını.
Ç
Çantada (torbada) keklik:
"Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır" anlamında kullanılır.
Çaptan düşmek:
Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak.
Çar çur etmek:
Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek.
Çarıklı erkânıharp:
Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.
Çark etmek:
Dönmek, geri dönmek.
Çarkına okumak:
Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak.
Çarşaf gibi:
Dalgasız, dümdüz ve durgun.
Çarşamba pazarı:
Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer.
C
Cart curt etmek:
Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak.
Cart kaba kâğıt:
Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.
Ç
Çat kapı:
Aniden, beklenmedik bir anda.
Çat pat:
1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda.
Çayı görmeden paçaları sıvamak:
Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek.
C
Cebi delik:
Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen.
Cebini doldurmak:
Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak.
Ceddine okumak :
Soyuna sövmek.
Ceffel kalem etmek :
Hemen hüküm vermek.
Cehennem azabı:
1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza.
Cehennem olmak:
Defolup gitmek.
Ç
Çehre uzatmak :
Küsmek,somurtmak.
Çehre züğürdü:
Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız.
Çehresi atmak :
Rengi sararmak.
Çek arabanı :
Defol anlamında.
Çekeceği olmak:
Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak.
Çekidüzen vermek:
Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek.
Çekip çevirmek:
Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak.
Çekip gitmek:
Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak.
Çekirdekten yetişme:
Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma.
Çekişe çekişe pazarlık (etmek):
Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık.
Çelme takmak:
1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak.
C
Cemaziyülevvelini bilmek:
Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek.
Cendereye sokmak:
Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak.
Ç
Çene çalmak:
Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek.
Çene yarıştırmak:
Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak.
Çenesi düşük:
Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen.
Çenesi kuvvetli:
Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen.
C
Cephe almak :
Düşmanca hal takınmak.
Ç
Çeşnisine bakmak :
Lezzetine bakmak.
Çetele tutmak:
Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek.
Çetin ceviz:
1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş.
C
Cevabı yapıştırmak:
Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek.
Ç
Çevir kaz (kazı) yanmasın:
Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.
Çevir kazı yanmasın :
Sözünü çeviren kimseler için söylenir.
Çiçeği burnunda:
Çok taze, yeni koparılmış.
Çifte kumrular:
Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler.
Çiğ süt emmiş olmak :
Soysuz ve namussuz olmak.
Çiğ süt etmiş olmak:
Soysuz ve namussuz olmak.
Çiğ yemedim ki karnım ağrısın:
"Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım" anlamında kullanılır.
C
Ciğeri beş para etmemek:
Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak).
Ciğeri beş para etmez :
Değersiz kişi.
Ciğerimin köşesi:
1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım.
Ciğerini okumak:
Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak.
Ciğerini sökmek:
Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak.
Ç
Çiğlik etmek:
İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak.
C
Cihan alem bilmek :
Herkes tarafından bilinmek.
Ç
Çil yavrusu gibi dağılmak:
Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak.
Çile çekmek:
Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak.
Çile çıkarmak:
1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi.
Çileden çıkmak :
Hiddetlenerek sabrın taşması.
C
Cin çarpmışa dönmek:
Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek.
Cin fikirli :
Çok zeki ,açıkgöz
Cin fikirli:
Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı.
Cinler cirit (top) oynamak:
Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.
Cinleri başına toplamak:
Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek.
Ç
Çirkefe taş atmak:
Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak.
Çivi kesmek:
Çok üşümek, donmak.
Çizmeden yukarı çıkmak :
Haddini bilmemek.
Çizmeden yukarı çıkmak:
Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek.
Çıban başı:
1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi.
C
Cıcığı çıkmak :
Çok hırpalanmak .
Ç
Çıfıt çarşısı:
Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer.
Çığır açmak:
Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak.
Çığırından çıkmak:
Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek.
Çıkar yol:
Çare, en tutarlı çözüm yolu.
Çıkış yapmak:
Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek.
Çıkmaz ayın son çarşambası :
Belirsiz ve uzak zaman .
Çıkmaza girmek:
Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek.
Çıngar çıkarmak:
Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak.
Çıt çıkarmamak:
Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak.
Çoban kulübesinde padişah rüyası görmek :
Durumuna uygun düşmeyen büyük ve olmayacak hayallere kapılmak .
Çocuk oyuncağı hâline getirmek:
Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek.
Çocuk oyuncağı:
Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş.
Çoğu gitti azı kaldı:
İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir.
Çok görmek:
1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak.
Çoluk çocuğa karışmak:
Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak.
Çoluk çocuk elinde kalmak:
Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak.
Çömlek hesabı :
Baştan savma hesap.
Çömlek hesabı:
Güvenilmez, yanlış hesap.
Çöpçatan çatmak :
Kısmet olmak.
Çorap söküğü gibi gitmek:
Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi.
Çorbada tuzu bulunmak :
Emeği geçmiş olmak.
Çorbada tuzu bulunmak:
Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak.
C
Cumbadak dalmak :
Ani olarak girmek,dalmak.
Cümbür cemaat:
Topluca, hep birden.
Cümle kapısı:
Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı.
Curcuna koparmak :
Gürültüyle çevreyi karıştırmak.
Curcunaya çevirmek (döndürmek):
Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek.
Curcunaya kalkmak :
Kavga ve gürültü çıkarmaya kalkmak.
Cüret etmek:
Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak.
Cürmü meşhut hâlinde yakalamak:
Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak.
Ç
Çürüğe çıkmak:
1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak.
Çürük tahtaya basmak :
Umduðunu bulamamak ,aldanmak.
Çürük tahtaya basmak:
Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek.
Çuval gibi:
Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz.
D
Dağ devirmek:
Çok zor görünen işleri başarmak.
Dağ doğura doğura fare doğurdu:
Önemli gibi görünen şeylerden önemsiz bir sonuç çıkması durumunda söylenir.
Dağa çıkmak:
Eşkıya olmak.
Dağa kaldırmak:
Herhangi bir sebepten ötürü birini zorla dağa veya ıssız bir yere götürüp orada alıkoymak.
Dağarcığına atmak:
Yeni bilgilerini, eski bilgilerine katmak; yeni bilgileri zihnine yerleştirmek.
Dağarcıkta bir şey kalmamak :
Her şeyi yitirmek.
Dağdan gelip bağdakini kovmak:
Daha sonradan geldiği bir yere ya da karıştığı bir işte eskiden beri bulunan bir kişinin yerini almaya çalışmak.
Dağlara düşmek:
Sıkıntı, üzüntü sebebiyle insanlardan kaçıp ıssız yerlerde yaşar olmak.
Dal budak salmak:
1. Karmaşık biçimde yayılıp genişlemek. 2. Soy ya da dostluk yönünden genişleyip yayılmak.
Dalavere :
Oyun, hileli iş.
Dalavere çevirmek:
Yalan, dolan ve hile ile kötü bir iş yapmak; düzen kurarak gizlice başkasını aldatmak.
Daldan dala konmak:
Çok sık, düşünce ya da konu değiştirmek.
Dalına basmak:
Hiç hoşlanmadığı şeyleri yaparak birisini öfkelendirmek.
Dallanıp budaklanmak:
Genişleyip yayılmak, gittikçe büyüyerek karışık bir durum almak.
Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı:
Yersiz ve saçma söz için söylenir.
Damdan düşer gibi:
Aniden, yersiz olarak söz söylemek.
Damgasını vurmak:
Biri hakkında kötü bir yargıya varmak.
Damokles'in kılıcı:
Kişiyi korku ve baskı altında tutan büyük ceza tehdidi.
Dananın kuyruğu kopmak:
Olay patlak vermek, beklenen ve korkulan sonucun gerçekleşmesi.
Danışıklı dövüş:
Şike; önceden aralarında bir anlaşma olduğu hâlde, sanki böyle bir anlaşma yokmuş gibi davranarak başkalarını aldatmak.
Dar boğaz:
Sıkıntılar ve güçlükler içinde geçirilen, geçici kabul edilip sonunda ferahlık umulan durum.
Dar gelirli:
Geçim sıkıntısı çeken, kazancı normal olarak geçimini sağlamaya yetmeyen.
Dar kafalı:
Anlayışı, kavrayışı az; yeniliklere açık olmayan.
Dara düşmek:
1. Paraca sıkıntıya uğramak. 2. Sıkıntılı, tehlikeli bir durumla karşılaşmak.
Dara getirmek:
Aceleye getirmek, gerektiği gibi zaman ayıramamak.
Darda kalmak:
1. Zor duruma düşmek. 2. Paraca sıkıntı çekmek.
Darısı (dostlar) başına:
"Kavuştuğum başarı ve mutluluğa tüm dostlarımın da kavuşmasını isterim" anlamında kullanılır.
Davul çalmak:
Bir şeyi herkesin duyabileceği biçimde ortalığa yaymak.
Davulu yarık :
Sır saklamayan,önüne gelene içini döken.
Defe (tefe) koymak:
Dedikodusunu yapmak, kınayan bir dille başkalarına anlatmak, alaya almak.
Defterden silmek:
İlişkisini kesmek, yok saymak, adını anmaz olmak, unutmak.
Defteri dürülmek:
1. İşine son verilerek bir yerden uzaklaştırılmak. 2. Ölmek ya da öldürülmek.
Defteri kapamak:
İlgiyi kesmek, uğraşmaz olmak, söz konusu işi yapmaz olmak.
Dekbaz :
Hileci.
Deli divane olmak:
Bir şeyi, bir kimseyi aşırı derecede sevmek, ona tutkun olmak.
Deli fişek:
Atak, delişmen, delice işler yapan, şımarık.
Deliksiz uyku:
Hiç uyanmadan, çok rahat, uzun süre uyunulan uyku.
Dem tutmak:
Bir çalgıya, bir başka çalgı veya sesle eşlik etmek.
Demir atmak:
1. Çapasını denize atmak. 2. Bir yerde uzun süre kalmak.
Demir gibi olmak :
Sağlam ve sıhhatte olmak .
Denizden çıkmış balığa dönmek:
Yeni bir işe, ortama, duruma alışmakta zorluk çekmek.
Derdine düşmek:
Yapılması gereken bir şeyi gerçekleştirmenin yollarını aramak.
Dert ortağı:
1. Aynı derdin, sıkıntının içinde bulunanlardan her biri. 2. Bir kimsenin derdini paylaştığı, anlattığı yakın dostu.
Destan olmak:
Yaptığı (kötü) bir işten dolayı şöhreti yayılmak.
Devede kulak :
Kıyaslanan şeyler arasındaki orantısızlığı belli etmek için kullanılır.
Devede kulak:
Bütüne göre çok ufak bir parça.
Deveye hendek atlatmak:
Birisine yapılması çok zor, hemen hemen yapamayacağı bir işi yaptırmaya çalışmak.
Devlet kuşu:
Umulmadık, iyi talih; zenginlik, mutluluk getiren talih.
Diken üstünde oturmak:
Bir yerde tedirginlik duymak, her an kalkmak durumunu belirtir olmak, huzursuz olmak.
Dikili ağacı olmamak :
Malı mülkü olmamak.
Dikine gitmek:
İnatçılık etmek, bildiğini yapmaya çalışmak, kimsenin uyarısına kulak asmamak.
Dikiş tutturamamak:
Bir yerde, bir işte bir sebepten ötürü başarı sağlayamayıp uzun süre kalmamak.
Dikiz etmek:
Bir yeri, olayı, birinin hareketlerini gizlice ve gözünü ayırmadan dikkatlice izlemek.
Dil dökmek:
Kandırmak, inandırmak ya da yararlanmak için tatlı sözler söylemek.
Dil uzatmak:
Bir kimse veya bir şey için kötü söz söylemek.
Dil yarası:
Acı, ağır ve kötü sözün gönülde bıraktığı kırgınlık.
Dilden dile dolaşmak:
Her yerde, pek çok kimse tarafından bahis konusu olmak.
Dile (dillere) düşmek:
Hakkında dedikodu yapılmak.
Dile gelmek:
1. Konuşma yeteneği yokken konuşmak, dillenmek. 2. Dile düşmek.
Dile getirmek:
1. Bir meseleyi belirtmek, ortaya atmak, anlatmak, açıklamak. 2. Birini konuşturmak.
Dile kolay:
Söylenmesi kolay ama yapılması ortaya konması ya da katlanılması çok güç.
Dili açılmak:
Herhangi bir sebepten dolayı konuşamayan kimse, birden konuşmaya başlamış olmak.
Dili çetrefilli olmak :
Rahat ve düzgün konuşamamak .
Dili dolaşmak:
Heyecan, korku ya da bir hastalık sebebiyle söyleyeceğini şaşırmak, karıştırmak, açık olarak ifade edememek.
Dili dönmemek:
1. Bir sözü doğru ve düzgün söylemeyi becerememek, yanlışsız konuşamamak. 2. Amacını iyi anlatamamak.
Dili olsa da söylese:
"Cansız nesneler, hayvanlar konuşabilseler, bazı olaylara tanıklık edebilseler ne iyi olurdu" anlamında kullanılır.
Dili tutulmak:
Herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyemez duruma gelmek.
Dili uzun:
İncitici, kırıcı sözler söyleyen, saygısız kimse.
Dili varmamak:
Bir sözü söylemeye gönlü razı olmamak.
Dilin kemiği yok:
1. Önceden söylediği sözü başka biçimlere sokarak inkâr etmek. 2. İnsan konuşurken bazı hatalar yapabilir, doğru ve yanlış her şeyi söyleyebilir.
Dilinde tüy bitmek:
Sık sık söylemekten bıkmak, usanmak.
Dilinden kurtulamamak:
Yaptığı bir kabahatten ötürü sürekli olarak, bir kimsenin sitem, eleştiri ve sataşmalarına uğramak.
Diline dolamak:
1. Bir kimsenin dedikodusunu yapmak, kötü tarafını her yerde söylemek. 2. Bir şeyi her fırsatta söyler olmak.
Diline pelesenk etmek:
Bir sözü her zaman, yerli yersiz tekrarlamak.
Dilini tutmak:
Sonunu düşünerek gelişigüzel konuşmaktan sakınmak, ölçülü konuşmak, rast gele konuşmamak.
Dilini yutmak:
Büyük bir korku, şaşkınlık ya da sevinç karşısında konuşamaz hâle gelmek.
Dilini zaptetmek :
Konuşmamak.
Dilinin altında bir şey olmak:
Bir kimsenin sözlerinden açıkça söylemediği bir şeyler olduğu anlaşılmak.
Dilinin ucuna gelmek:
1. Tam söyleyecekken vazgeçip söylememek. 2. Hatırladığı şeyi söyleyecekken yine unutuvermek.
Dillerde dolaşmak:
Her yerde kendisinden, ondan söz edilmek.
Dillere destan olmak:
Bir olay veya nitelik halk arasında yayılmak.
Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak:
Daha iyisini elde etmek uğruna çalışırken elindekilerini de yitirmek.
Dinden imandan çıkmak:
Çok sinirlenmek, öfkelenmek, kızgınlık duymak.
Dinden imandan olmak:
Dinî inancını yitirmek, mürtet olmak.
Dingonun ahırı:
Gireni çıkanı çok olan ,kimin gelip gittiği belli olmayan yer.
Dini bir uğruna:
Müslümanlık davası yoluna (iş yapmak).
Dini bütün:
Dinin emirlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışan, inancı sağlam olan, dinine çok bağlı.
Dipsiz kile boş ambar:
Para, mal tutamayanın durumunu ya da verimsiz, sonuçsuz bir işi anlatmak için kullanılır.
Dirsek çevirmek:
Daha önce birlikte iş yaptığı, anlaştığı kimseden, artık ihtiyaç duymadığı için yüz çevirmek; bir kimseyi kendinden uzaklaştıracak davranışlarda bulunmak.
Dirsek çürütmek:
Okumak, öğrenim görmek için uzun yıllar çalışmak.
Diş bilemek:
Öç almak, kötülük yapmak için fırsat kollamak; öfkesini gösterir durum almak.
Diş geçirememek:
Etkisiz kalmak, güç yetirememek, hükmünü yürütüp sözünü dinletememek.
Diş gıcırdatmak:
Kızgınlığını, öfkesini kimi davranışlarıyla belli etmek.
Diş göstermek:
Güçlü olduğunu, kendine güvendiğini, saldırabileceğini davranışlarıyla belli etmek; tehdit etmek.
Dişe dokunur:
Hatırı sayılır, işe yarar, belirtilmeye değer, önemli.
Dişinden tırnağından artırmak:
Yiyeceğinden, içeceğinden vb. ihtiyaçlarından keserek zorla biriktirmek.
Dişine göre:
Yapabileceği, gücünün yeteceği, becerebileceği, uygun bir durumda.
Dişini sıkmak:
Darlığa, sıkıntıya dayanmak; her türlü zorluğa katlanmak.
Dişini sökmek :
Zararsız hale getirmek.
Dişini tırnağına takmak:
Çok büyük zorluklara, sıkıntılara, darlıklara katlanarak bütün gücünü kullanıp çalışmak.
Dişinin kovuğuna bile gitmemek:
Çok az gelmek (yiyecekler için).
Diz boyu:
Dize kadar (yükseklik veya alçaklık için).
Diz çökmek:
1. Dizini yere koyarak oturmak. 2. Teslim olmak.
Dize gelmek:
Teslim olmak, boyun eğmek, yenilmek, güçlünün buyruğunu kabullenmek.
Dize getirmek:
Kendisine karşı geleni alt ederek buyruğunu dinler duruma getirmek, boyun eğdirmek.
Dizgini (dizginleri) ele almak:
Yönetimi ele geçirmek, işi kendisi yönetmeye başlamak.
Dizginleri salıvermek:
Başıboş bırakmak, sıkı tuttuğu yönetimi gevşetmek.
Dizini dövmek:
Çok pişman olmak.
Dizinin (dizlerinin) bağı çözülmek:
Korkudan, heyecandan, yorgunluktan ayakta duramayacak hâle gelmek.
Dizlerine kapanmak:
Yalvarmak, kendini küçük düşürecek kadar çok yalvarmak, başını dizlerinin üzerine koymak.
Dırdır etmek :
Yerli yersiz söylenip durmak.
Dışı eli (seni) yakar, içi beni:
"Dıştan görünüşü, herkesi imrendirecek kadar güzel ama içyüzü elverişsiz, kötü, sahibini üzücü" anlamında kullanılır.
Dobra dobra söylemek:
Hiçbir şeyden çekinmeden, sözü eğip bükmeden, dosdoğru, açık açık konuşmak.
Doğmamış çocuğa don biçmek:
Henüz ele geçmemiş bir şey, gerçekleşmesi kesin olarak bilinmeyen bir durum için hazırlık yapmak.
Dökülüp saçılmak:
1. Bir şey uğruna fazla para harcamak, masraf etmek. 2. Soyunmak, çok açık giyinmek.
Dokuz doğurmak :
Korkudan ve heyecandan bitmek.
Dokuz doğurmak:
1. Bir işi güçlükle ve sıkıntı içinde sonuca ulaştırmak. 2. Merakla, heyecanla, sabırsızlıkla, sıkıntı çekerek beklemek.
Dokuz köyden kovulmuş:
Geçimsizliği, hatalı davranışları yüzünden birçok yerden atılmış kimse.
Dolap çevirmek:
Hile, düzen ve dalavere ile iş yapmak.
Dolma yutmak:
Kanıp aldanmak.
Dolmaları yutmak :
Kanmak, aldanmak .
Dolu dizgin:
1. Son hızla (süvari ve at arabası için). 2. Önüne geçilemeyecek biçimde, çok fazla olarak.
Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı:
İçinden çıkılamayan güç bir durum karşısında söylenir.
Domuzdan kıl çekmek:
Sevilmeyen, eli sıkı olan, cimri bir kimseden bir şey alabilmek.
Don gömlek:
Çıplak, üzerinde sadece don ve gömlek var denilecek kadar soyunmuş hâlde.
Döner taşım yok,öter kuşum yok :
Hiçbir şeye sahip olmamak .
Dört ayak üstüne düşmek:
Tehlikeli bir durumdan hiç zarar görmeden kurtulmak.
Dört başı mamur:
Her yanı bakımlı, elverişli, güzel, tam istenildiği gibi.
Dört dirhem bir çekirdek :
Şık giyimli kimse.
Dört dönmek:
Bir işi yapmak için korku, heyecan, telâş, şaşkınlık içinde sağa sola koşmak, çare aramak.
Dört elle sarılmak:
Yapacağı işe büyük bir önem verip özen göstererek girişmek.
Dört gözle beklemek:
Özleyerek, çok isteyerek, büyük bir sabırsızlıkla beklemek.
Dostlar alışverişte görsün :
Laf olsun diye iş yapanlar için söylenir.
Dostlar alışverişte görsün:
Gösteriş olsun; amaç iş yapıyor görünmek, iş yapmak değil.
Dudak bükmek:
Umursamamak, beğenmemek, küçümsemek.
Dudak ısırmak:
Hayret etmek, şaşırmak.
Dudak ısırtmak:
1. Hayran bırakmak. 2. Şaşkınlığa, hayrete düşürmek.
Dudukuşu :
Geveze.
Düğüm noktası:
Bir meselenin sonuçlandırılması için çözülmesi, açıklığa kavuşturulması gereken en güç yanı.
Düğün bayram etmek:
Çok sevinç duymak, topluca neşeli bir duruma kavuşmak.
Düğün evi gibi:
Çok kalabalık ve telâşlı görülen yer.
Duman attırmak:
Geride bırakmak, zor duruma düşürmek, birini yıldırmak.
Duman etmek:
Bozmak, ortalığı dağıtmak, yok etmek; yenmek, birine karşı başarı sağlamak.
Duman olmak:
1. Ortadan kaybolmak. 2. Durumu, düzeni, işi bozulmak. Kötü olmak.
Dumanı üstünde:
1. Çok taze (sebze ve meyve için). 2. Çok yeni, üzerinden zaman geçmemiş.
Dümen çevirmek:
Düzen kurup, hileli iş yapmak.
Dümen kırmak:
Yön değiştirmek.
Dümen suyunda gitmek:
Birine bağımlı olmak, birinin tuttuğu yolu izlemek, hemen her şeyde ona uyarak onun istediğini yapmak.
Dümen suyundan gitmek :
Karşısındakinin huyuna göre davranmak.
Dünkü çocuk:
Deneyimi az, toy acemi.
Dünya başına yıkılmak:
Dara düşmek, felâkete uğramak, umutlarını yitirmek, çok üzülüp acı çekmek.
Dünya bir araya gelse:
"Bütün insanlar engel olmaya kalksa bile, asla, hiçbir zaman, kim ne derse desin" anlamında, yine bildiğini yapma durumu için kullanılır.
Dünya gözü ile:
Ölmeden önce, yaşarken.
Dünya yıkılsa umurunda değil:
Hiçbir şeyle ilgilenmemek, umursuz olmak, sorumluluk duymamak.
Dünyadan haberi olmamak:
Çevresinden, çağından ve çağının getirdiklerinden, zamanında yaşanan hayattan haberli olmamak.
Dünyalar onun olmak:
Oldukça çok sevinmek.
Dünyanın kaç bucak olduğunu anlamak:
Dünyada insanın başına neler gelebileceğini öğrenmek, zorluklarla karşılaşmak, tecrübe kazanmak.
Dünyanın öbür ucu:
Çok uzak yer.
Dünyaya kazık çakmak :
Ölmemek
Dünyayı toz pembe görmek:
İyimser olmak, üzücü durumlara bile iyi gözle bakmak.
Durduğu yerde:
1. Hiç gereği yokken. 2. Kolaylıkla, hiç emek ve çaba harcamadan.
Durup dinlenmeden:
Sürekli olarak, ara vermeden, arka arkaya.
Durup dururken:
1. Birden bire, ansızın. 2. Hiç gereği veya sebebi yokken.
Düşe kalka:
1. İşi kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olarak güçlükle, uğraşa uğraşa (yapmak). 2. Biriyle yakın ilişki kurarak.
Düşeş atmak:
Umulmadık bir başarı kazanmak.
Düşman çatlatmak:
Nisbet yapmak, iyi durum ve başarılarıyla düşmanı kızdırmak ve kıskandırmak.
Düşman kesilmek:
Düşman olmak, düşman gibi görünüp tavır almak.
Düşünüp taşınmak:
Bir meseleyi enine boyuna tartmak, konuyu bütün yönleriyle incelemek, iyice düşünüp ona göre davranmak.
Düşüp kalkmak:
1. Yakın arkadaşlık etmek. 2. Yasa ve gelenek dışı kadın ve erkekle birlikte yaşamak veya sık sık bir araya gelmek.
Dut yemiş bülbüle dönmek:
Susmak; konuşkanlığını, sevincini, neşesini yitirmek; sesi çıkmaz olmak.
Düz duvara tırmanmak:
Çok yaramazlık yapmak, uslu durmamak.
E
Ebussuut Efendi'nin gelini :
Eski moda giyinen kadın.
Ecel aman verirse:
Ölmezsem, ömür yeterse.
Ecel teri dökmek:
Çok korkmak, heyecan içinde bulunup terlemek, korku ve bunalım içinde olmak.
Eceli gelmek:
Ölmek, sonu gelmek, yok oluş vakti gelmek.
Eceline susamak :
Tehlikeli işlere girişmek .
Eceline susamak:
Ölümüne yol açacak kadar tehlikeli işlere girişmek.
Eciş bücüş:
Çarpuk çurpuk, eğri büğrü, düzgün yanı olmayan, çirkin bir biçim almış bulunan.
Edebiyat yapmak:
Bir işe yaramayan, konuyu açıklamaya yetmeyen, gerçeği yansıtmayan süslü, parlak ve gereksiz sözler söylemek.
Edepsizliği gündeliğe takılmak :
Edepsizliği alışkanlık haline getirmek
Efendilik yapmak :
Saygılı hareket etmek.
Efkâr dağıtmak:
Sıkıntıyı gidermek, üzüntüyü yok etmeye çalışmak.
Eğri (gözle) bakmak:
Kötü düşünce besleyerek bakmak.
Eğrisi doğrusuna gelmek :
Uygunsuz yapılan işin tesadüfen uyumlu bitmesi.
Ekmeği dizinde :
Nankör.
Ekmeğinden etmek:
İşinden çıkarmak veya atmak.
Ekmeğine yağ sürmek:
Birinin yararına göre eylemde bulunmak, istemese de birinin işine yarayacak biçimde hareket etmek.
Ekmeğini kazanmak:
Geçimini temin edecek, ihtiyaçlarını karşılayacak parayı kazanmak.
Ekmeğini taştan çıkarmak:
En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak becerilikte olmak, her türlü işi yapmak.
Ekmek elden su gölden:
Kendisi kazanmayıp başkalarının kazancı ile geçinen kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Ekmek kapısı:
Çalışıp para kazanılan, geçim sağlayan iş yeri.
Ekmek parası:
Kazanç, geçinmek için kazanılan para.
Ekşi yüz:
Somurtkan, asık yüz.
Eksik gedik:
Ufak tefek ihtiyaçlar.
El açmak:
1. Dilenmek. 2. Başkasının yardımını almak için yalvarmak.
El altından:
Kimsenin haberi olmadan, gizlice.
El atmak:
1. Bir işe girişmek. 2. Birisinin işine karışmak.
El ayak çekilmek:
Ortalıkta kimse kalmamak, ıssızlaşıp sessizleşmek.
El basmak:
Yemin etmek, kutsal bir şey üzerine el koyarak ant içmek.
El çabukluğu:
1. Bir işi çok çabuk yapabilme ustalığı. 2. Hilesini kimseye sezdirmeyecek biçimde yapabilme.
El elde baş başta:
1. Masrafla para birbirine denk geldi. 2. Yapılan işin sonunda ne kâr ne de zarar edildi.
El ele vermek:
Güçleri birleştirip işbirliği yapmak, yardımlaşmak.
El emeği:
1. Elle yapılan işe harcanan emek. 2. Elle yapılan çalışmanın karşılığı.
El kadar:
Küçük, küçücük.
El kaldırmak:
1. Kendisinden büyüğe vurmak için elini kaldırmak. 2. Bir şey söylemek istediğini, oy verdiğini elini kaldırarak belirtmek.
El kapısı:
1. Bir kızın gelin gittiği ev. 2. Yabancıların memleketi, evi, yurdu.
El koymak:
1. Bir meselenin yetkili organlarca incelenmeye başlaması. 2. Buyruğu altına almak, hükümetçe uygun görülen mal, arazi ve kuruluşa hâkim olmak.
El oğlu:
1. Yabancı. 2. Damat.
El sürmemek:
1. Dokunmamak, hiç değmemek. 2. Yapımına başlamamak.
El üstünde tutulmak:
Çok değer verilip sevilmek, kendisine büyük ölçüde saygı gösterilmek.
El uzatmak:
1. Birine yardım etmek. 2. Dokunmaya, almaya çalışmak.
El yordamıyla:
Tahminlerine, sezgilerine dayanıp elle yoklayarak.
Elde avuçta bir şey kalmamak:
Parasını, malını, tüm varlığını harcayıp bitirmiş olmak.
Elde etmek:
1. Bir şeye sahip olmak. 2. Bir kimseyi kendi yanına çekmek.
Elde kalmak:
1. Bir malın satılmayıp geride kalan kısmı. 2. Harcanandan arta kalmış olmak.
Elden ayaktan düşmek (veya kesilmek):
Yaşlılık, hastalık sebebiyle iş yapamaz, yürüyemez, kendi işini göremez duruma gelmek.
Elden çıkmak:
Malı olmaktan çıkmak.
Elden düşme:
Az kullanılmış."
Elden ele dolaşmak:
Pek çok kişi tarafından kullanılmak, bir çok sahip eline geçmek.
Elden geçirmek:
Eksiklikleri düzeltmek, onarmak; denetlemek için pek çok şeyi ele alıp yoklamak, gözden geçirmek.
Elden gitmek:
Bir şeyi yitirmek, ondan yoksun kalmak.
Ele almak:
1. Bir şey üzerinde çalışmaya başlamış olmak. 2. İncelemek, araştırmak veya tenkit etmek.
Ele avuca sığmamak:
1. Şımarık davranmak. 2. Söz dinlememek, kural tanımamak, zapt edilememek.
Ele geçirmek:
Sahip olmak, kaçan bir kimseyi yakalamak.
Ele vermek:
Bulunduğu yeri haber vererek suçluyu yakalatmak.
Elekten geçirmek:
Titizlikle seçmek; iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmak.
Elemtere fiş kem gözlere şiş. :
Nazar değmesin anlamında.
Eli açık:
Cömert, çok para harcayan, sakınmadan para verebilen.
Eli ağır:
1. Oldukça yavaş iş yapan. 2. Vurunca çok acıtan.
Eli altında olmak:
1. İstediği anda ele alıp kullanabileceği bir yerde bulunmak. 2. Buyruğunda olmak.
Eli ayağı buz kesilmek:
1. Korku, heyecan ve üzüntüden ne yapacağını bilemez duruma gelmek, donup kalmak. 2. Çok üşümek.
Eli ayağı tutmak:
İş yapabilecek güçte olmak, bedenî gücü var olmak.
Eli bayraklı:
Kavgacı, şirret, edepsiz.
Eli böğründe kalmak:
Çaresiz kalmak, bir şey yapamaz duruma gelmek, başarısızlığa uğramak.
Eli bol:
Cömert, esirgemeyen, çok para ve eşyası olan.
Eli boş dönmek:
Umduğunu alamadan geri dönmek.
Eli çabuk :
Tez iş gören.
Eli cebine gitmemek (veya varmamak):
Cimri olmak, para harcamaya kıyamamak.
Eli darda:
Geçimi için para sıkıntısı çeken.
Eli değmemek:
Bir işi yapmaya zaman bulamamak.
Eli hafif:
İncitmeden, can yakmadan iş gören.
Eli kalem tutmak:
1. Yazı yazmayı bilmek. 2. Düşüncelerini derli toplu güzel bir ifade ile yazabilmek.
Eli sıkı:
Kolay para harcamayan, cimri, çok tutumlu.
Eli uzun:
Hırsız, fırsat buldukça bir şeyler aşırmaktan geri kalmayan.
Eli varmamak:
Bir işi yapmaya gönlü razı olmamak.
Eli yatmak:
Bir işe eli alışkın olmak, bir işi yapabilecek el becerisi bulunmak.
Elifi görse mertek sanır:
Cahil, okuması yazması yoktur.
Elinden iş çıkmamak:
Çabuk iş yapamamak.
Elinden tutmak:
1. Destek olmak, ilerlemesi için yardımda bulunmak. 2. Yürümesine, kalkmasına, inmesine, çıkmasına yardım etmek.
Eline düşmek:
1. Birine muhtaç olmak. 2. Yakalanmak. 3. Düşmanın ya da kendisine hıncı bulunan birinin hâkimiyetinde kalmak.
Eline su dökemez:
Sözü edilen kişi, değerce ondan çok geride.
Elini çabuk tutmak:
Hızlı davranmak, acele etmek.
Elini kana bulamak:
Birini öldürmek veya yaralamak.
Elini kolunu sallaya sallaya gelmek:
Bir işten sonuç almaksızın dönmek, gelirken hiçbir armağan getirmemek.
Elini kolunu sallaya sallaya gezmek:
Pervasızca, çekinmeden, kimseden korkmadan dolaşmak.
Elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak:
Çok nazlı olmak, evde hiçbir iş yapmamak, zor işlerden kaçınmak.
Elinin hamuruyla erkek işine karışmak:
Anlamadığı, bilmediği, beceremediği işleri yapmaya kalkışmak (kadınlar için).
Eliyle koymuş gibi bulmak:
Aradığı şeyi söylenen yerde çok kolay bulmak.
Elle tutulur gözle görülür:
Çok açık, gizli bir tarafı yok.
Emeği geçmek :
Bir işin yapılmasında yardımcı olmak .
Emek vermek:
Bir şeyin meydana gelmesi için özenle ve çok çalışmak.
Emir kulu:
Kendisine emredilen işi yapmak zorunda olan kimse.
Eninde sonunda:
Nihayet, en sonunda.
Enine boyuna:
1. Her yönü ile, eksiksiz, bütün ihtimalleri göz önünde tutarak. 2. İri yarı, gösterişli (adam).
Ense yapmak:
Yemek, içmek ve keyfine bakmak, hiç iş yapmamak.
Ensesi kalın:
Parası çok, varlıklı, sözü geçer, ödeme gücü yüksek (kimse).
Ensesinde boza pişirmek :
Çok eziyet çektirmek.
Ensesine yapışmak:
Yakalamak.
Er geç:
Ne zaman olsa, mutlaka.
Es geçmek:
Dikkate almamak, sözleri arasında o konuya dokunmamak.
Esamisi okunmamak:
Adı anılmamak, değer verilmemek.
Eşeğini sağlam kazığa bağlamak:
İşini güvenli kılacak önlemler almak.
Eşek hoşaftan ne anlar :
Anlayışsız,zevksiz insanlar için söylenir.
Eşek kadar:
Büyük, iri; aşırı derecede gelişmiş.
Eşek şakası:
Ağır, hoşa gitmeyen, incitici, kaba şaka.
Eşek sudan gelinceye kadar dövmek:
Adamakıllı, çok ve iyi dövmek.
Eşiğine yüz sürmek:
Bir isteğinin yerine getirilmesi için bir kimseye yalvarmak, önünde eğilmek.
Eşiğini aşındırmak:
Bir işi yaptırmak, gördürmek için bir yere çok gidip gelmek.
Esip savurmak:
Bağırıp çağırmak, öfke ile atıp tutmak.
Eski çamlar bardak oldu :
Şartlar değişti anlamında kullanılır.
Eski defterleri karıştırmak:
Eski olayları, işleri bir çıkar umuduyla tekrar ele almak, yeniden gündeme getirmek.
Eski hamam eski tas:
Hiçbir şey değişmemiş, eski durumda kalmış.
Eski kafalı:
Yeniliğe açık olmayan, yaşayış ve düşünce itibariyle eskiye bağlı.
Eski kurt:
Tecrübeli, görmüş ve geçirmiş, mesleğini iyi bilen, hileyi ve düzeni deneyimi sayesinde hemen anlayan.
Eski toprak:
Yaşlılığına rağmen dinçliğini, dayanıklılığını hâlâ sürdüren, gücünü kaybetmemiş kimse.
Eşref saat:
1. İş görecek kimsenin uysal davranacağı, aksilik çıkarmayacağı zaman. 2. Bir işin olumlu yola girmesi için en uygun zaman.
Et kafalı:
Akılsız, anlayışı az, kavrayışı kıt olan.
Et tırnak olmak:
Sıkı bir ilişkiye girmek, birbirinden kopmamak.
Eteği ayağına dolaşmak:
Telâş, korku ve heyecandan yürüyüşünü ve yapacağı işi şaşırmak.
Eteğine yapışmak:
1. Bir kimsenin manevî desteğini istemek. 2. Varlıklı, sözü geçer bir kimseden yardım ve himaye istemek.
Etek öpmek:
Yaltaklanmak, dalkavukluk etmek; birine yaranmak için katına çıkıp o kimsenin eteğini öpme davranışı içinde olmak.
Etekleri tutuşmak:
Çok telâşlanmak, heyecanlanmak.
Etekleri zil çalmak:
Çok sevinmek, işler yolunda olmak.
Eti ne butu ne?:
1. İmkânları, parası az. 2. Çelimsiz, zayıf, küçük.
Eti senin kemiği benim:
Çocuk velilerinin öğretmene ya da ustaya çocuğun eğitiminde kendine tam yetki verdiğini anlatmak için söylenir.
Etliye sütlüye karışmamak:
Kendini ilgilendirmeyen meselelerden, toplumu derinden etkileyen olaylardan uzak durmak, kaçınmak ve hiçbiriyle ilgilenmemek.
Etrafında dört dönmek:
İstediğini elde etmek amacıyla bir kimsenin, bir şeyin yanından ayrılmamak, ona aşırı ilgi göstermek.
Ettiğini bulmak:
Yaptığı bir kötülüğün cezasını görmek.
Ev açmak :
Ayrı ev tutmak.
Evde kalmak:
Yaşı ilerleyen kızın evlenememesi.
Evdeki hesap çarşıya uymamak:
Önceden tasarlanan, düşünülen bir iş umulduğu gibi gitmemek, başka bir yönde gelişmek.
Evlât acısı gibi içine çökmek:
Kaybettiği bir şey için çok üzülmek.
Eyere de gelir semere de :
Bütün işlere yarar anlamında .
Eyvallah demek:
1. Razı olmak, kabul etmek. 2. Ayrılırken "Allah'a ısmarladık" anlamında kullanılır.
Eyvallah etmemek:
Minnet altına girip boyun eğmemek.
Ez ez de suyunu iç :
Hiç yararı olmayan bir işi tenkit etmek için kullanılır. .
Ezbere iş görmek:
İncelemeden, özenmeden, gerekli olan bilgiyi almadan, gelişi güzel iş yapmak.
Ezilip büzülmek :
Aşırı sıkılgan davranmak.
Ezilip büzülmek:
Güç bir duruma düştüğünü, utandığını, sıkıldığını davranışlarıyla belli etmek.
F
Faka basmak :
Güç duruma düşmek .
Faka basmak:
Tuzağa düşmek, aldatılmak.
Falcı değilim ya :
Ben olacağı bilemem anlamında .
Falso vermek:
Açık vermek veya kusurlu bir durumu olmak, kusuru açığa çıkmak.
Fare düşse başı yarılır :
Bir yerin yoksulluğunu anlatmak için kullanılır.
Fareler cirit oynamak:
Bir yer ıssız olmak, kimseler bulunmamak.
Farfara :
Ağzında sır tutamayan kimse .
Farkına varmak:
Gözüne çarpmak, orada bulunduğunu anlamak, fark etmek.
Fasulye gibi kendini nimetten saymak :
Kendine olduğundan fazla değer vermek .
Felce uğramak:
1. Bir işin tamamen bozulması, durup ilerleyemez olması. 2. Hastalık sebebiyle organlarının bir kısmı çalışamaz duruma gelmek, kötürüm olmak.
Feleğin çemberinden geçmek:
Hayatta çok günler görmüş, acı tatlı olaylar yaşayıp tecrübe kazanmış, olgunlaşmış.
Feleğin çemberinden geçmiş :
Tecrübeli,bilmiş .
Felekten bir gün çalmak :
Eğlenceli bir gün geçirmek.
Fellik fellik aramak:
Telâşla, hemen her köşeye bakarak heyecanla aramak.
Felsefe yapmak:
Olayların sebep ve sonuçları üzerine kendince birtakım soyut düşünceler ileri sürmek.
Fena etmek:
Kötü duruma düşürmek, işini bozmak, zor durumda bırakmak, dövmek.
Fener alayı:
Bayram gecelerinde kalabalık halk topluluklarının, ellerinde fener veya meşalelerle şehri dolaşarak yaptıkları gösteri.
Feragat sahibi:
Gönlü tok, özveri gösterebilen, fedakârlık yapabilen.
Ferman dinlememek:
Kural, yasa, söz dinlememek; hiçbir yerden buyruk almamak.
Fermanlı deli:
Deli olduğu herkesçe bilinen, zır deli.
Ferteği çekmek :
Kaçmak.
Fesat kumkuması :
Hep kötülük düşünen kimse.
Fesat kumkuması:
Tamamiyle kötülük düşünen, insanları birbirine düşürecek işler yapan, ortalığı karıştıran.
Fikir almak:
Birinin düşüncesinden yararlanmak.
Fikir vermek:
1. Bir konuda düşüncesini bildirmek. 2. Bir konuda yol gösterici bilgi edinmek.
Fikir yürütmek:
Bir konu üzerinde kendi düşüncesini söylemek, tahminlerde bulunmak.
Fincancı katırlarını ürkütmek :
Kötü niyetli kişileri ürkütecek hareketlerde bulunmak .
Fink atmak:
Hiçbir şeye aldırmadan gönlünce gezip eğlenmek, şurada burada oynayıp zıplamak.
Fiskos etmek:
Birilerinin bulunduğu bir yerde birkaç kişi gizlice ve alçak sesle konuşmak.
Fitil almak :
Öfkeyle parlamak.
Fitne sokmak:
İnsanları birbirine düşürecek, aralarını bozacak davranışta bulunmak, sözler sarf etmek.
Fiyat biçmek:
Bir şeyin değerini belirlemek, para karşılığını tespit etmek.
Fiyat kırmak:
Fiyatı birilerinin verdiğinden az vermek, fiyatı düşürmek.
Fiyatı dondurmak:
Fiyatın yükselmesini önlemek, fiyatların olduğu gibi kalmasını sağlamak.
Fıldır fıldır aramak :
Israrla ve telaşla aramak .
Fırıldak çevirmek:
Düzen kurmak, hileli iş görmek.
Fırın süpürgesi :
Zayıf,uzun boylu kimse .
Fırsat düşkünü:
Çıkar sağlamak, kötülük yapmak için fırsat kollayan kimse.
Fol yok yumurta yok :
Herhangi bir sebep veya ilişki bulunmaması .
Fol yok yumurta yok:
Ortada (bir konu ile ilgili) hiçbir belirti olmadığı hâlde varmış gibi bir kuşkuya düşmek.
Fondip yapmak:
İçeceği bir dikişte, bir solukta içmek.
Fora etmek:
Açmak, çözmek.
Formül bulmak:
Bir çözüm, işi çözümleyecek çıkar yol bulmak.
Forsu kalmamak:
Sözü geçmez olmak; bir konuda saygınlığı, gücü kalmamak.
Forsu kırılmak :
İtibar ve onuru sarsılmak .
Foyası meydana çıkmak:
Yalanı, dolanı, hilesi, kötü niteliği, kusuru ortaya çıkmak.
Fukara babası :
Fakirleri kollayan kimse.
Funda demir etmek:
Demir atma komutu vermek.
Fütur getirmek :
Umutsuzluğa ve çaresizliğe düşmek.
G
Gafil avlamak / avlanmak:
Bir kimseyi hazırlıksız ve habersiz bir anında yakalamak, güç duruma düşürmek, güç durumundan yararlanmak.
Gafil baş,düşmana eş :
İşlerinde hazırlıksız olan insan her zaman zor duruma düşebilir .
Gaflet basmak:
Uykusu gelmek.
Gaflete düşmek:
Dalgın, dikkatsiz, uyuşuk olmak.
Gagasından yakalamak :
Zayıf noktasından yakalamak .
Gam yememek:
Kaygılanmamak, tasa etmemek, üzülmemek.
Gani gönüllü:
Cömert, eli bol, vermekten kaçınmayan.
Gâvur etmek:
Boşuna harcamak, işe yaramaz duruma getirmek, yerinde harcamamak.
Gâvur inadı:
Yok edilemeyen, önüne geçilemeyen, yumuşatılamayan inat.
Gavur ölüsü : Oldukça aðýr
Oldukça ağır anlamında.
Gazali rana :
Güzel hoş ceylan gibi sevgili anlamında.
Gazel okumak:
1. Gazel söylemek. 2. Kandırmak ve oyalamak için boş sözler söylemek.
Gece kuşu:
Geceleri gezip dolaşan, bunu huy edinen kimse.
Geçer akçe:
Herkesçe aranılan, beğenilen, değerli (şey).
Geceyi gündüze katmak:
Ara vermeden, devamlı çalışmak; büyük çaba göstermek.
Geçimini sağlamak:
Yaşamak için gerekli olanı elde etmek.
Geçmişini karıştırmak:
Birinin ölmüşlerini yermek veya onlara sövmek.
Geçti Bor'un pazarı (sür eşeğini Niğde`ye):
"İş işten geçti artık, fırsatı kaçırdın" anlamında kullanılır.
Gel gelelim:
"Fakat, ama, ancak" ve "Ne çare ki.." anlamlarında kullanılır.
Gel keyfim gel:
Bir durumdan duyulan memnunluk, işlerin yolunda gitmesi anlatılır.
Gel zaman git zaman:
Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra.
Gelip çatmak:
Vakti gelmek, kaçınılmaz olmak, çok yakında olmak.
Gemi aslanı :
Gösterişli,işe yaramayan adam .
Gemi azıya almak:
1. Söz dinlemez olmak. 2. At, gemi azıları arasına alıp etkisiz bırakarak süvarisinin yönetiminden çıkmak ve kendi istediğince koşmak.
Geniş gönüllü:
Heyecan ve telâş göstermeyen, merak etmeyen, olayları hoş karşılayan.
Geri basmak:
Geri geri gitmek.
Geri çekilmek:
1. Kaçmak, bulunduğu yerden arka arkaya doğru gitmek. 2. Karıştığı bir işi sürdürmekten ya da sürdürenler arasında bulunmaktan vazgeçmek.
Geri çevirmek:
İade etmek, geldiği yere göndermek, kabul etmemek.
Geri durmamak:
Bir işe girmekten kaçınmamak, o işe girişmek.
Geri hizmet:
1. Ordunun çeşitli gereksinimleri ile ilgili işlerin tümü. 2. Etkinliği ikinci dereceden sayılan, kolay görev.
Geri kafalı:
Yenilikleri kabul etmeyen, bağnaz, kafası hurafelerle dolu.
Geyik etine girmek :
Erginleşmek.
Gidiş o gidiş:
"Gitti ve kendisinden bir daha haber alınamadı" anlamında kullanılır.
Girye bana hande sana :
Önce karşısındakini düşünen kimsenin kullandığı bir deyim.
Giydirmek :
Azarlamak.
Gıcık tutmak:
Bir süre boğaz gıcıklanmasına yakalanmak, konuşamamak.
Gıcık vermek:
1. Birini kızdırıp sinirlendirmek. 2. Boğazı yakıp kaşındırarak öksürmeye yol açmak.
Gık dememek:
Hiç sesini çıkarmamak, yakınmamak, karşı çıkmamak.
Gına gelmek:
Usanmak, bıkmak.
Gırla gitmek:
1. Bol bol ortaya dökülüp harcanmak. 2. Uzun sürmek.
Gırtlağına kadar borca girmek:
Pek çok, ödenmesi zor olacak şekilde borçlanmak.
Gırtlağından kesmek :
Yiyecek parasını kısıtlamak .
Gırtlak gırtlağa gelmek:
Kıyasıya dövüşmek ya da dövecek hâle gelmek.
Göbeği çatlamak:
Birçok güçlükleri yenmek için çok uğraşmak, pek çok çaba sarf etmek.
Göbek adı:
Yeni doğan çocuğun göbeği kesilirken konulan ad.
Göğsü kabarmak:
İftihar etmek, övünç duymak.
Göğüs geçirmek:
Üzüntülü bir şekilde soluk almak, içini çekmek.
Göğüs germek:
Bir zorluğa dayanmak, karşı koymak.
Gök demir,yer bakır :
İmkansızlıklar ve umutsuzluklar içinde bulunuşu anlatır.
Göklere çıkarmak:
Aşırı ölçüde övmek.
Gökten zembille mi indi?:
"Ona niçin ayrıcalık gösteriliyor?", "Onun ne özelliği var ki ona özel imkânlar tanınıyor?" anlamında kullanılır.
Gölge düşürmek:
Bir şeyin önemini ve değerini azaltacak, ününü düşürecek işler yapmak.
Gölge etmek:
1. Işığa engel olmak. 2. Bir işin yapılmasına engel olmaya çalışmak.
Gölgesinden korkmak:
Çok korkak olmak, en basit işlere bile girmekten korkar olmak.
Gömlek değiştirmek :
Tutum ve görüşlerini değiştirmek .
Gönlü bol:
Yeterli imkânlardan mahrum olmasına rağmen eli açık davranan, cömert.
Gönlü kalmak:
1. Gücenmek. 2. İstediği hâlde elde edemediği şey üzerinde isteği devam etmek.
Gönlü kara:
Başkaları hakkında kötü düşünen, onların iyiliğini istemeyen.
Gönlü tok:
Fazla para ve mal istemeyen, zorunlu ihtiyacı kadarı ile yetinen, imkânları az da olsa bunu hissettirmeyen, bu durumda dahi cömert olan.
Gönlünden kopmak:
Birine iyilik yapma ya da bir şeyi verme isteği, içinde aniden doğuvermek.
Gönlüne göre:
İsteğine uygun olarak, dilediğine göre.
Gönül almak:
1. Sevindirmek, hoşnut ettirmek. 2. Kırılan, gücenen bir kimseyi güzel söz ve davranışlarla yeniden hoşnut etmek.
Gönül eri:
Açık yürekli, güvenilir, hoşgörüsü geniş, ehli dil (kimse).
Gönül kırmak (yıkmak):
Birini çok üzecek, gücendirecek davranışta bulunmak.
Gönül okşamak:
Birini hoş bir davranış ve sözle sevindirmek.
Gönül yapmak:
Hoşa giden davranışlarla veya sözle birinin kırgınlığını gidermek.
Gönülden çıkarmak:
Anmaz ve sevmez olmak.
Gönülden geçirmek:
Bir şeyi yapmayı düşünmek, olmasını istemek, o şeyi düşünür olmak.
Gönüllü gönülsüz:
Pek de istekli olmayarak.
Göründü Sivas'ın bağları :
Gerçekleşmesi beklenen bir şeyin ortaya çıktığına dair olanaklar belirdiğinde kullanılır.
Görüş açısı:
Bir soruna yaklaşma, onu ele alma biçimi.
Gövde gösterisi:
Belli bir amaç için güçlerini birleştiren kalabalıkların yaptıkları gösteri.
Göz açamamak:
İşlerinin yoğun oluşu sebebiyle başka bir şeyle ilgilenme imkânı bulamamak.
Göz açıp kapayıncaya kadar:
Çok çabuk, kısa bir zamanda.
Göz açtırmamak:
Baskı altında bulundurarak başka bir şeyle uğraşmasına fırsat vermemek.
Göz alıcı:
Alımlı; şekli, rengi ve güzelliği ile dikkat çekici.
Göz atmak:
Kısaca, dikkatli değil de şöyle bir bakıvermek; üzerinde fazla durmadan elden geçirmek.
Göz bebeği:
Pek değerli, sevgili, çok önem verilen (kimse).
Göz boyamak:
Gösterişle aldatmak, bir şeyi iyi gibi göstermek, kandırmak, yanıltmak.
Göz dikmek:
Bir şeyi ele geçirmek isteğinde olmak.
Göz doldurmak:
Hâli, tavrı ve görünüşü ile beklenenden çok etkilemek.
Göz gezdirmek:
1. Derinlemesine incelemeden okumak. 2. Bir şeyi, bir yeri pek fazla dikkat etmeden çabucak incelemek.
Göz göre göre:
Apaçık şekilde, herkesin gözü önünde.
Göz gözü görmemek:
Dumandan, karanlıktan ya da yoğun tozdan hiçbir şey görülmez olmak.
Göz hakkı:
Görülüp de imrenilen yiyeceklerden görenlere çıkarılan pay, imrenmelerini yok edecek küçük parça.
Göz hapsine almak:
Gözetlemek, bir şeyin üzerinden bakışlarını ayırmamak, birinin hiçbir davranışını gözden kaçırmamak.
Göz kamaştırmak:
1. Hayran bırakmak. 2. Güçlü, parlak bir ışığın kısa bir zaman için görüşü bulandırması, bakılan yeri görmez etmesi.
Göz kararı:
Gözle oranlanarak belirtilen miktar, gözle yapılan ölçme ya da oranlama.
Göz kesilmek:
Bütün dikkatiyle bakmak.
Göz kırpmadan:
1. Hiç duraksayıp çekinmeden. 2. Acımadan, merhamet etmeden.
Göz kırpmak:
Karşısındakine göz kapağını açıp kapatarak işaret vermek, bu şekilde meramını anlatmaya çalışmak; bir şeyi onayladığını ya da doğru olmadığını gözünü açıp kapayarak belirtmek.
Göz kırpmamak:
1. Hiç uyumamak. 2. Tehlikeye aldırmamak.
Göz kulak olmak:
1. Korumak, bakmak, gözetmek. 2. Görme ve işitme yoluyla öğrenmeye çalışmak.
Göz nuru dökmek :
Yapılan işte göz emeği bulunmak .
Göz nuru dökmek:
Göz emeği harcamak; gözün dikkatini, elin emeğini gerektiren ince bir iş yapmak ve işte uzun süre çalışmak.
Göz önünde tutmak (bulundurmak):
Dikkate almak. Herhangi bir durumun nasıl bir sonuca yol açacağını hesaba katmak.
Göz ucuyla bakmak:
Belli etmemeye çalışarak, başını çevirmeden göz kenarı ile yandan bakmak.
Göz yummak:
Kabahatlerini, kusurlarını hoş karşılamak, görmezlikten gelmek, bağışlamak.
Göz yummamak:
1. Hoş görmemek, bağışlamamak. 2. Hiç uyumamak.
Gözdağı vermek:
Korkutmak, tehdit etmek, istediğini yaptırmak için yıldırmak.
Gözde tütmek:
Çok özlemek, hasret çekmek.
Gözden çıkarmak:
Bir malın elinden çıkmasına katlanmak, bir şeyden vazgeçmek ve yokluğuna razı olmak.
Gözden düşmek:
Kendisine daha önce duyulan sevgi ve ilgiyi kaybetmek.
Gözden geçirmek:
1. Okumak. 2. Durumu incelemek. 3. Niteliğini anlamak için bir şeyin her yanına bakmak.
Gözden ırak olan gönülden de ırak olur:
"Ayrı düşenlerin arasındaki sevgi de zamanla azalır" anlamında kullanılır.
Gözden kaçmak:
Farkına varılmamak, ortadan çekilmek, görülmemek.
Gözden kaybolmak:
Ortadan çekilmek, görünmez olmak.
Göze almak:
Bir iş nedeniyle karşılaşabileceği her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabullenmek.
Göze batmak:
1. Başkalarını aşırı söz ve davranışlarıyla tedirgin etmek. 2. Kıskançlığa, çekememezliğe yol açmak.
Göze çarpmak:
Görünüşü ile dikkati üzerine çekmek.
Göze girmek:
Yetenekleri ve davranışları ile çevresinde, bulunduğu yerde sevgi ve güven kazanmak.
Göze göz, dişe diş:
Misilleme; aynı biçimde kötülük yapıp öç alma, kötülüğü yapandan acısını çıkarma.
Gözleri bulutlanmak:
Gözleri yaşararak çevreyi bulanık görmek.
Gözleri dolmak:
Ağlayacak gibi olmak, göz pınarlarına yaş yürümek.
Gözleri fal taşı gibi açılmak:
Hayret, şaşkınlık ve öfke gibi sebeplerle gözleri iri iri açılmış olmak.
Gözleri fıldır fıldır etmek:
Gözleri zekice, çabuk çabuk dönerek her tarafa bakmak.
Gözleri kan çanağına dönmek:
Uykusuzluk, ağlama, kızgınlık ya da bir şeyin kaçması sebebiyle gözlerin çok kızarmış olması.
Gözleri kapanmak:
1. Çok uykusu gelmiş olmak. 2. Ölmek.
Gözleri yaşarmak:
Üzücü ve duygulandırıcı bir durum karşısında gözlerinden yaş gelmek.
Gözleri yollarda kalmak:
Özlemle beklemek.
Gözlerinden uyku akmak:
Çok uykusu geldiği için göz kapakları kapanır gibi olmak.
Gözlerine inanmamak:
Hiç beklemediği bir anda bir şeyi görüp çok şaşırmak, bu sebeple gördüğünün gerçek olduğuna inanmamak.
Gözlerini (gözünü) kan bürümek:
Çok öfkeli, kinli olmak; her kötülüğü yapacak hâle gelmek.
Gözlerinin içi gülmek:
Çok sevindiğini gözlerinden ve yüzünden belli etmek.
Gözü aç:
Aç gözlü, doymak bilmeyen, gerektiğinden fazlasını isteyen.
Gözü açık gitmek:
Çok istediği şeylere kavuşamadan ölmek.
Gözü açık:
Uyanık, kurnaz, çıkarlarını iyi kollayan, becerikli, zeki.
Gözü açılmak:
Yararlıyı yararsızı, iyiyi kötüyü ayırt edebilir duruma gelmek.
Gözü arkada kalmak:
Kendisi ayrıldıktan sonra, bıraktığı şey veya kimse ile ilgili tedirginliği sürmek, merak etmek.
Gözü bağlı:
1. Sorup soruşturmadan, anlayıp anlamadan. 2. Gafil, çevresinde olup bitenlerin farkında olmayan.
Gözü dalmak:
Gözlerini bir noktaya dikerek dalgın dalgın bakmak.
Gözü doymak:
Çok istenen bir şeye kavuşup, artık istemez duruma gelmek.
Gözü gibi sakınmak (esirgemek):
Bir şeye aşırı derecede ilgi duymak, onu koruyup gözetmek, dikkatle muhafaza etmek.
Gözü hiçbir şey görmemek:
Heyecana, öfkeye ya da önem verdiği bir işe kapılıp başka hiçbir şeyle uğraşamaz duruma gelmek.
Gözü ilişmek:
İstemeden, birdenbire, rastgele görmek.
Gözü ısırmak:
Bir kimseyi sanki tanır gibi olmak.
Gözü kara (veya pek):
Cesur, atak, korkusuz, tehlikeli işlere tereddüt etmeden girebilen.
Gözü kesmek:
Bir işi yapabilme konusunda başkalarına ve kendisine güvenmek.
Gözü korkmak:
Daha önce başından geçen kötü bir denemeden sonra, birinden veya bir şeyden zarar gelebileceği endişesine kapılmak ve o işi yapmaktan çekinmek.
Gözü pek (kara):
Korkusuz, atılgan, cesur, tehlikelere aldırmayan.
Gözü sulu:
En küçük sevinç ya da üzüntü karşısında hemen ağlayıveren, gözyaşlarını tutamayan.
Gözü tok:
Elinde imkânlar olsun olmasın, mal-mülk veya paraya düşkün olmayan, cömert.
Gözü tutmak:
Güvenmek, beğenmek.
Gözü üzerinde olmak:
Bir şeye, bir kimseye sık sık bakarak ne durumda olduğunu kontrol etmek, dolayısıyla kötü bir sonuca meydan vermemeye çalışmak.
Gözü yılmak:
Daha önce denediği için o durumla karşılaşmaktan korkmak, o işe girişmekten çekinmek.
Gözü yükseklerde olmak:
Hâlen bulunduğu durumdan daha yüksek bir duruma ya da mevkiye çıkmak istemek, böyle bir amacı gütmek.
Gözünde büyümek:
Olduğundan fazla büyük ya da güç görünmek.
Gözünde büyütmek:
Bir şeyi, olayı, kimseyi veya işi abartmak.
Gözüne bakmak:
1. Verilen emri yapmak üzere işaret beklemek, işareti verecek kimseyi gözlemek. 2. Gerektiğinden fazla dikkat göstermek, koruyup gözetmek.
Gözüne dizine dursun:
Nankörlük eden kimseye karşı söylenen ilenme sözü. " Allah, bu nankörlüğünün cezasını versin." anlamında kullanılır.
Gözüne girmek:
Birinin sevgi ve ilgisini kazanmak.
Gözüne sokmak:
1. Görmek istemediği bir şeyi zorla göstermek. 2. Bir çaba sonucu, bir kimseyi büyüğünün beğenmesini sağlamak.
Gözüne uyku girmemek:
Uykusuz kalmak, hiç uyumamak.
Gözünü açmak:
1. Uyanık, dikkatli olmak. 2. Birisine bilgiler vererek görüşünü genişletmek.
Gözünü ayırmamak:
Bir şeye devamlı bakmaktan kendini alamamak.
Gözünü çıkarmak:
Zarara uğratmak, bir işi kötü biçimde yapmak, iyi yerine kötüyü seçmek.
Gözünü daldan budaktan esirgememek (veya sakınmamak):
Tehlikeli işlere girişmekten çekinmemek.
Gözünü dört açmak:
Bir hileye düşmemek, aldanmamak için çok dikkatli olmak.
Gözünü kan bürümek:
Birisini öldürecek kadar öfkelenmek.
Gözünü kapamak:
1. Görmezlikten gelmek, yapışına ses çıkarmamak. 2. Ölmek.
Gözünü korkutmak:
Yıldırmak, karşı duramaz hâle getirmek.
Gözünün önünden gitmemek:
Unutamamak, her an görür gibi olmak.
Gözünün yaşına bakmamak:
Hiç acımamak, merhamet etmemek.
Gücüne gitmek:
Bir söz, bir davranış bir kimsenin onuruna dokunmak, o kimseye ağır gelmek.
Güllük gülistanlık:
Sorunları bulunmayan; neşe, bolluk ve huzur içinde olan yer.
Gülmekten kırılmak:
Aşırı ölçüde gülmek, çok gülmekten halsiz düşmek.
Gülüp geçmek:
Bir durumu umursamamak, aldırış etmemek, gülünç bulup üzerinde durmamak.
Gün almak:
1. Bir iş yapmak için ilgili kişiden gün ayırmasını; belirli bir tarih tespit etmesini istemek, randevu almak. 2. Yaşını bitirip daha sonraki yılın bir ya da birkaç gününü almak.
Gün batmak:
Güneş batmak.
Gün görmek:
Bolluk, mutluluk, esenlik içinde huzurlu günler geçirmek.
Gün görmüş:
Başından nice işler geçmiş, tecrübeli, görüp geçirmiş, çok yaşamış.
Gün ışığına çıkmak:
Aydınlanmak, açıklığa kavuşmak, anlaşılır olmak.
Günah işlemek:
Dince suç sayılan bir iş yapmak.
Günaha girmek:
Dini bakımdan suç sayılacak bir iş yapmak ya da söz söylemek.
Günaha sokmak:
Günah işlemesine yol açmak, dinin buyrukları dışına çıkmasına zemin hazırlamak.
Günahını vermez:
"Çok cimri, eli sıkı, hasis" kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Güneş almak:
Bir yere güneş ışığı ulaşmak.
Günleri sayılı olmak:
1. İçinde olunan günlerde ölecek olmak. 2. Bulunduğu yerde kalmak için birkaç günü kalmak.
Günü birliğine:
Sabah gidip akşam dönmek üzere.
Günün adamı:
1. Zamanın gereğine göre tutum ve yön değiştiren, çıkarını gözeten kimse. 2. Kendisinden o günlerde çok söz edilen.
Gününü doldurmak:
Bir işin gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanı tamamlamak.
Gününü gün etmek:
Eline geçen imkânları değerlendirmek, hiçbir şeyi dert edinmeyip hoşça vakit geçirmek.
Gürültüye (patırtıya) pabuç bırakmamak:
Korkutmalara, tehditlere aldırış etmeyip dilediği gibi davranmak.
Gururunu okşamak:
Bir kimseyi yüzüne karşı överek, becerilerini söyleyerek duygulandırmak.
Güven beslemek:
Bir kimseye, bir şeye güven duymak, inanmak, itimat etmek.
Güven kazanmak:
Söz, davranış ve yaptığı işlerle çevresindekileri kendisine inandırmak.
Güven vermek:
Kendisinin güvenilir bir kişi olduğu, kendisine itimat edilebileceği duygusunu uyandırmak.
Güvendiği dağlara kar yağmak :
Güveni sarsılmak.
H
Ha babam (ha):
1. Devamlı olarak, hiç durmadan. 2. Karşısındakinin çabasını, gayretini artırmak için kullanılır.
Ha bire:
Durmadan, arka arkaya, sürekli olarak, ara vermeden.
Ha Hoca Ali, ha Ali Hoca:
Farklı gibi gösterilen iki şeyin, gerçekte hiçbir değişikliği yoktur, "ikisi de birdir" anlamında kullanılır.
Habbeyi kubbe yapmak :
Önemsiz bir şeyi büyütmek.
Habbeyi kubbe yapmak:
Önemsiz, küçük bir şeyi büyütüp mesele çıkarmak.
Haber uçurmak:
Çabucak, gizlice haber göndermek.
Haber vermek :
Bildirmek.
Hacet kalmamak:
Gereği olmamak, lüzumu kalmamak.
Hacı ağa:
Özellikle büyük kentlerde gereksiz yere çok para harcayan, taşralı bilgisiz zengin.
Haddi zatında:
Aslında.
Haddine mi düşmüş!:
"Onun bunu yapmaya yetkisi yoktur; böyle bir işe nasıl, hangi yetenekle girişir? Bu işi yapması imkânsızdır" anlamında kullanılır.
Haddini bildirmek:
Yetkisi dışındaki işlere karıştığı için sert bir karşılık vererek onu cezalandırmak, yola getirmek, uslandırmak, yetki sınırını bildirmek.
Haddini bilmek:
Kendi değer ve yeteneğini bilmek, üstün görmemek, kendi yapabileceği şeylerin ötesine geçmemek.
Hafife almak:
Küçümsemek, önem vermemek.
Hak getire :
Yoktur anlamında.
Hak kazanmak:
Davasında haklı olduğu meydan çıkmak, emeğinin karşılığını alabilecek duruma gelmek.
Hak yolu:
Cenab-ı Allah`ın insanlara kitapları ve peygamberleri ile bildirdiği, dünya hayatında tutmaları gereken yol, yaşama düzeni, doğru ve haklı yol.
Hakk-ı sükût (sus payı):
Bir konu üzerinde konuşmaması, bildiği şeyi söylememesi karşılığında bir kimseye sağlanan yarar.
Hakkı geçmek:
1. Birisinin payından bir başkası almış olmak. 2. Bir şeyde veya bir kimsede emeği bulunmak.
Hakkından gelmek:
1. Güç bir işi başarı ile sonuçlandırmak. 2. Öç almak, yenmek veya cezasını vermek.
Hakkını helâl etmek:
Geçen hakkını, emeğini bağışlamak.
Hakkını vermek:
1. Bir şeyin lâyıkıyla yapılması için ne gerekiyorsa ondan kaçınmamak. 2. Birinin çalışmasını gereğince değerlendirmek, hakkı olan şeyi vermek.
Hakkını yemek:
Birinin hakkı olan şeyi vermemek, onu kendisine maletmek.
Hâlden anlamak:
Bir kimsenin içinde bulunduğu zor durumu kavrayarak, anlayıp sezerek hoşgörülü olmak, anlayış göstermek.
Hâle yola koymak:
Düzenlemek, tertiplemek, iyi işler bir duruma getirmek.
Halep ordaysa arşın burada :
Yapacağını yap anlamında sitem .
Hâli vakti yerinde:
Zengin, oldukça varlıklı, para durumu iyi.
Halis muhlis:
Saf, katışıksız, temiz, eksiksiz, içinde yabancı madde bulunmayan.
Halka verir talkını kendi yutar salkımı:
Kendi verdiği öğütlere kendisi uymaz.
Hallaç pamuğu gibi atmak:
Bir arada, toplu bulunan şeyleri ya da kimseleri dağıtmak, parçalamak; bu yolla sağa sola, her birini bir yana atmak.
Halt etmek:
Yakışıksız davranmak, uygunsuz bir söz söylemek veya kötü bir şey yapmak.
Ham ervah :
Kara ruhlu kimse.
Ham ervah:
Çiğ adam; yersiz ve yakışıksız sözleri, davranışları olan kaba kimse.
Hangi dağda kurt öldü?:
Kendisinden hiç umulmayan, beklenilmeyen bir kimsenin olumlu davranışı görüldüğünde; "Nasıl oldu da böyle güzel bir iş, bir iyilik yaptı?" anlamında söylenir.
Hangi peygambere ümmet olacağını şaşırmak :
Kimin sözünü ve yolunu tutacağını,ne yapacağını şaşırmak .
Hangi rüzgâr attı?:
"Nasıl oldu da gelebildin? Hiç görünmüyordun, sen de gelir miydin?" anlamında, uzun süre bir yerde görünmeyen kimse için kullanılır.
Hangi taşı kaldırsan altından çıkar:
1. Hemen her işte parmağı vardır. 2. Her işten anlar, her işe karışır ya da her işten anladığı izlenimi verir.
Hanım evlâdı:
Nazlı büyütülmüş, zora gelmeyen, çıtkırıldım kimse.
Hapı yutmak:
Kötü bir duruma düşmek, zarar ve ziyana uğramak.
Har vurup harman savurmak:
Hesapsızca, düşüncesizce harcamak; malını, parasını ölçüsüzce, bol bol harcayıp tüketmek.
Haram olmak:
Bir şeyden gerektiği gibi yararlanamaz olmak.
Haram para:
Dinî bakımdan yasaklanmış yollardan elde edilen para.
Haram yemek:
Dinî inançlara aykırı olarak kazanç sağlamak, haksız olarak bir şeye el atmak.
Harfi harfine:
Tastamam, uygun, tıpatıp, gerçekte olduğu gibi.
Haşir neşir olmak:
Aralarında bulunduğu kimselerle kaynaşmak, bir arada bulunup uğraşmak; kimi işlerle ilgilenip durmak.
Hasret çekmek:
Özlem duymak, epeydir ayrı kaldığı yere ya da kimseye kavuşma isteği içinde olmak.
Hasret gitmek:
Özlediği, sevdiği bir yere ya da kimseye kavuşamadan ölmek.
Hasret kalmak:
Özlemini duyduğu şeye uzun zaman kavuşamamak.
Hastası olmak:
Bir şeye çok düşkün olmak.
Hat çekmek :
Önemsememek.
Hatır belâsı:
Sayılan ve sevilen kimse için katlanılan sıkıntı.
Hatır gönül tanımamak / bilmemek:
1. İsterse en sevdiği ve saydığı olsun, gücenmesini göze alarak doğru bildiğini yapmak. 2. Kırıcı davranışlarda bulunmak.
Hatırı kalmak:
Gücenmek, kırılmak.
Hatırı sayılır:
1. Önemli, saygı değer, saygın (kimse). 2. Oldukça çok.
Hatırından çıkmamak:
Sevdiği, saygı duyduğu birinin istediği bir şeyi yapmayı reddedememek, gönlünü kırmaktan çekinmek.
Hava almak:
1. Temiz havalı bir yere çıkarak dolaşmak, dinlenmek, ciğerlere temiz hava çekmek. 2. Eline bir şey geçmemek, umduğunu bulamamak. 3. İçine hava girmek.
Hava basmak:
1. Büyüklenmek, kibirlenmek, olduğundan fazla görünmeye çalışmak. 2. Bir şeyin içine hava doldurmak.
Hava hoş:
Şu ya da bu şekilde olması arasında bir fark olmamak.
Hava parası:
Bir yeri tutmak, kiralamak ya da bir şeyi elde etmek için değeri dışında açıktan verilen para.
Havada kalmak:
1. Yüksek bir yerde durmak. 2. Sonuca bağlanamamak. 3. Bir iddia, dayanaksız olduğundan ispat edilememek.
Havadan sudan konuşmak:
Öylesine, gelişigüzel, rastgele konuşmak.
Havanda su dövmek:
Bir işle boşuna uğraşmak.
Havsalası almamak:
Aklı kabul etmemek.
Hayal kırıklığı:
Gerçekleşmesi istenilen veya umulan bir şeyin gerçekleşmemesinden duyulan üzüntü, düş kırıklığı.
Hayal meyal:
Belli belirsiz, açık seçik belli olmayan, bulanık (bir şekilde hatırlanan).
Hayat memat meselesi:
Sonucu çok tehlikeli olan, ölüm kokan bir durum.
Hayat pahalılığı:
Yiyecek, içecek ve giyecek gibi geçim için gerekli olan maddelerin pahalı olması.
Hayatını kazanmak:
Çalışıp elde ettiği para ile geçimini sağlamak.
Hayatını yaşamak:
Canının istediği gibi hayatını sürdürmek.
Hayır işlemek:
Dine ve insanlığa uygun, iyi davranışlarda bulunmak.
Hayır kalmamak:
İşe yarar, beğenilecek bir yanı ve tarafı kalmamak.
Hayır sahibi:
İyiliksever, yardımsever kimse.
Hayırdır inşallah!:
1. Anlatılan bir rüyayı iyiye yormak için söylenir. 2. Şaşma, heyecan ve merak uyandıran durumlar karşısında söylenir.
Haymana öküzü :
Hımbıl ve tembel kimse .
Hayra yormak:
Bir rüya ya da olayı iyi ve yararlı bir durumun işareti görmek.
Hazır bulunmak:
1. Bir yerde kendisi bulunmak, var olmak. 2. Bir yere hemen gidecek, bir şeyi anında yapacak durumda olmak.
Hazır mezarın ölüsü :
Hep hazıra konmak isteyen tembel kimseler için kullanılır.
Hazıra konmak:
Hiçbir emek sarf etmeden, çaba göstermeden başkasının emeği ile ortaya çıkmış olan şeyden yararlanmak.
Hazırdan yemek:
Yenisini kazanmadan elindekini harcamak.
Helâl olsun (Helâlühoş olsun):
1. Bunu sana gönül hoşluğu ile veriyorum, hiç pişman değilim, Allah bunu sana bağışladığıma şahit olsun. 2. "Aferin, takdire değer iş yapıyorsun" anlamında kullanılır.
Helâl süt emmiş olmak:
İyi huylu, doğru yoldan sapmayan, temiz bir kişi.
Hele şükür!:
Allah`a hamdolsun, beklediğimiz sonuç gerçekleşti.
Hem kel hem fodul:
"Bu kadar kusuruna, bu yeteneksizliğine rağmen bir de övünüyor, üstünlük taslıyor" anlamında kullanılır.
Hem nalına hem mıhına (vurmak):
Birbirine zıt olan iki yanı da desteklemek.
Hem suçlu hem güçlü:
Gerçekte kendisi suçlu olduğu hâlde suç işlememiş gibi davranan ve karşısındakini suçlamaya çalışan kimse.
Hem ziyaret hem ticaret:
Bir yeri veya kimseyi ziyarete giden kimsenin, bu görüşmeden yararlanarak başka bir işi de yapması durumunu anlatmak için kullanılır.
Her işin hakkından gelmek :
Her işi başarır olmak .
Her kafadan bir ses (çıkmak):
Bir konu üzerinde herkesin istediği gibi, rastgele konuşması ve bu konuşmalardan bir sonuç alınamaması.
Her tarakta bezi olmak :
Her işle ilgili olmak.
Her telden çalmak:
Pek çok konuda bilgi sahibi olmak, içinde bulunduğu ortamın şartlarına göre her çeşit iş yapabilir olmak.
Hesaba (kitaba) gelmez:
1. Beklenmedik, umulmadık. 2. Sayılmayacak kadar çok, pek fazla, sayısız.
Hesaba çekmek:
Bir kişiyi, bir makamı yaptığı işler üzerine açıklama ve savunma yapmaya çağırmak.
Hesaba dökmek:
Bir konu ile ilgili işlemlerin hesabını kâğıt üzerinde yapmak.
Hesaba katmak (almak):
Bir işi yaparken ya da yürütürken bir başka şeyi de göz önünde bulundurmak.
Hesabı kesmek:
Alış verişi ya da ilgiyi kesmek.
Hesabını bilmek:
Boş yere para harcamamak, tutumlu davranmak.
Hesabını görmek:
1. Alacağını ödeyip ilişkisini kesmek. 2. Cezalandırmak, vücudunu ortadan kaldırmak ya da öldürmek.
Hesap açmak:
1. Hesap defterinde, bir kişiye alış veriş için alacağını borcunu kaydetmek üzere bir yer ayırmak. 2. Bankada, gereğinde çekilmek üzere yatırılan para için işlem yapmak. 3. Birine kredi açmak, birine borçlanma imkânı tanımak.
Hesap etmek:
1. Kazançla gideri karşılaştırıp bir sonuca ulaşmak. 2. Düşünmek, tasarlamak, ayrıntıları gözden geçirip ihtimalleri değerlendirmek.
Hesap görmek: T
araflarca alacakla vereceği karşılaştırıp ödeşmek.
Hesap kitap:
Düşünüp taşındıktan sonra, hesap sonunda.
Hesap sormak:
Bir kimseyi kanunsuz, kural dışı, ahlâka aykırı, usulsüz davranış ve sözlerinden ötürü sorgulamak, o kişiden savunma istemek.
Hesap tutmak:
Alış verişle ilgili alacağı ve vereceği bir kâğıda ya da deftere yazmak.
Hesap vermek:
1. Herhangi bir davranışının ya da sözünün sebebini açıklamak 2. Bir işin sorumluluğunu üstlenmek.
Hesapsız kitapsız:
1. Sorumsuz, ölçüsüz, tutumsuz. 2. Deftere geçirilmeden, herhangi bir belgeye dayanmadan.
Hesaptan düşmek :
Yok saymak.
Hevesi kursağında kalmak:
Çok istediği, imrendiği, kavuşmak dilediği şeyi elde edememek.
Hevesini almak:
İmrendiği, çok istediği şeye kavuşup ona doymak.
Heyheyleri tutmak (üstünde):
Çok kızıp sinirlenmek.
Hiç yoktan:
Sebepsiz, ortada hiçbir neden yokken.
Hiçe saymak :
Hiç değer vermemek.
Hindi gibi kabarmak :
Övünmek,böbürlenmek .
Hizaya gelmek:
1. Düz çizgi durumunda dizilmek. 2. Aykırı, yanlış davranışlardan vazgeçmek; doğru yola gelmek, düzelmek.
Hık demiş burnundan düşmüş:
"Her durumuyla ona çok benziyor" anlamında kullanılır.
Hık mık etmek:
Bir işi yapmamak için bahaneler ileri sürmeye çalışmak, bir soruyu cevaplandırırken net şeyler söylememek.
Hır çıkarmak:
Kavga, gürültü, patırtı ve olaya sebep olmak.
Hızır gibi yetişmek:
Dara düştüğü, çok sıkıştığı, çaresiz kaldığı bir zaman da, beklemediği bir kişi yardımına yetişmek.
Hodri meydan:
"Kendine güvenen ortaya çıksın" anlamında kullanılır.
Hokka gibi oturmak :
Dikilen elbisenin üzerine uyması.
Hop oturup hop kalkmak:
Ya heyecanından ya da öfkesinden yerinde duramaz olmak.
Hor görmek (veya bakmak):
Önem vermemek, değersiz saymak, adam yerine koymamak, küçümsemek.
Hor kullanmak:
Özen göstermeden, kabaca, dikkat etmeyerek, hırpalayarak kullanmak.
Hora tepmek:
1. Ayaklarını yere vurarak oynamak. 2. Gürültü çıkarmak.
Hoş beş etmek:
Şundan bundan konuşarak sohbet etmek.
Hüküm giymek:
Mahkemece ya da birileri tarafından kendisine ceza verilmek.
Hüküm sürmek :
Ülkeyi yönetmek.
Hüküm sürmek:
1. İş başında olmak. 2. Yaygın olmak. 3. Bir şeyin güçlü varlığı sürüp gitmek.
Hükümet kapısı:
Devlet dairesi.-
Hür düşünüş:
İstediğini, düşündüğünü baskı altında kalmadan söyleme.
Hurdası çıkmak:
İşe yaramayacak, kullanılamayacak hâle gelmek.
Hüsnükuruntu:
İhtimalî bulunmadığı hâlde güzel bir şeyin olacağını sanma, hayal etme, buna kendini inandırma.
Hüsrana uğramak:
Bir konuda beklenilen sonuca ulaşamamaktan dolayı çok üzülmek, acı çekmek.
Hüt dağı gibi şişmek :
Karnı şişmek.
Huyuna suyuna gitmek:
İsteklerine, alışkanlıklarına, yapısına göre onu kızdırıp ürkütmeyecek davranışlarda bulunmak.
Huyunu suyunu almak:
Onun özelliklerini, davranışlarını ve karakterini yapısına geçirmek.
Huzur vermek:
Gönül rahatlığı, iç dirliği vermek; dinlendirmek.
Huzurunu kaçırmak:
Huzurunu bozmak, tedirgin ve rahatsız etmek.
İ
İbibullah sivri külah :
Yapayalnız,varlıksız olan kimse .
İbiş gibi :
Alığa benzer .
İbret almak:
Kötü bir olaydan etkilenerek ders almak.
İç çekmek:
Üzüntüyle göğüs geçirmek, derin derin soluk alıp hıçkırıkla ağlamak.
İç etmek:
Eline geçen bir şeyi sahibine bildirmeden kendisine mal etmek, ortadan kaldırıp kimseye göstermemek.
İç fırtınasına tutulmak :
Morali bozulmak.
İç gıcıklamak:
1. Huylandırmak. 2. İstek uyandırmak.
İç güveysinden hallice :
Durumu şöyle böyle olan.
İcabına bakmak :
1-Gerekeni yapmak 2-Ortadan kaldırmak.
İcabına bakmak:
1. Gereğini yerine getirmek. 2. Yok etmek, ortadan kaldırmak.
İcat çıkarmak:
1. Hoşa gitmeyecek bir huy edinmek, hoş olmayan bir davranışta bulunmak. 2. Gereksiz bir sorun ortaya atmak, çıkarmak.
İçi açılmak:
Sıkıntısı dağılıp gitmek, ferahlamak.
İçi çekmek:
Canı arzu etmek, istek duymak.
İçi çıfıt çarşısı:
1. Başkaları için daima art niyet besleyen, içinden türlü kötülükler geçiren. 2. Çok karışık.
İçi cız etmek:
Ansızın içi sızlamak, çok üzülmek.
İçi dışı bir (olmak):
İkircikli olmayan, iki yüzlü davranmayan, düşündüğünü açıkça söyleyen, özü sözü bir olan.
İçi dışına çıkmak:
1. Kusmaktan ötürü çok fena olmak. 2. Bindiği taşıtın çok sarsılması yüzünden bedensel rahatsızlık duymak.
İçi erimek:
Kaygı duymak, çok üzülmek.
İçi geçmek:
1. İstemediği halde uyuya kalmak. 2. İşe yaramaz duruma gelmek. 3. Yaşlılıktan, zayıflıktan gücü azalmış olmak; hiçbir şeye ilgi duymamak.
İçi gitmek:
Çok fazla istek duymak.
İçi içine sığmamak:
Çok heyecanlanmak, coşkunluk duymak ve sevincini belli etmekten kendini alamamak.
İçi kabarmak (kalkmak):
1. Midesi bulanmak. 2. Duygulanıp heyecanlanmak. 3. Taşkın bir ağlama duygusu içinde olmak.
İçi kan ağlamak:
İçten, büyük bir üzüntü duymak; dıştan belli etmeyerek çok acımak.
İçi kazınmak:
Çok acıktığından ötürü midesinde eziklik duymak.
İçi parçalanmak (paralanmak):
Birine acıyarak çok üzülmek.
İçi rahat etmek:
Endişelenecek bir durum bulunmadığını öğrenerek sıkıntıdan kurtulmak, rahatlamak.
İçi sızlamak:
Bir şey veya kişinin içine düştüğü durum sebebiyle üzülmek.
İçi titremek:
1. Çok üşümek. 2. Çok istek duymak. 3. Bir zarar gelecek korkusu içinde bulunmak.
İçi yanmak:
1. Çok susamak. 2. Büyük bir acı sebebiyle çok fazla üzülmek.
İçinden gülmek:
Birisine sezdirmeden içten içe gülmek, eğlenmek.
İçinden okumak:
1. Dudaklarını kıpırdatmadan, hiç ses çıkarmadan okumak. 2. Ses çıkarmadan sövmek, beddua etmek.
İçinden pazarlıklı:
Sinsi, yapacağı kötülükleri sezdirmeyen.
İçine atmak:
1. Derdini, sıkıntısını kimseye söylememek. 2. Kendisine yapılan kötülüğe karşı sesini çıkarmamakla beraber, bunu unutmamak.
İçine çekilmek (kapanmak):
Duygularını kimseye açmamak, çevresindeki kişilerle ilişkisini kesmek, yalnızlığa gömülmek.
İçine dert olmak:
Yapmak istediği bir şeyi yapamadığı için kaygılanıp üzüntü duymak.
İçine doğmak:
Malum olmak, bir işin olduğunu ya da olacağını sezinlemek, tahmin etmek.
İçine işlemek:
Duygulanmak, etkilenmek, dokunmak.
İçine kurt düşmek:
Kuşkulanmak, kendisine zarar geleceğinden şüphe etmek.
İçine sindirmek:
Benimsemek, iyice kabul etmek.
İçine sinmemek:
1. İçi rahat etmemek, yaptığı şeyden memnun olmamak. 2. İstediği gibi olmadığı için rahatlık, mutluluk duymamak; tadına varamamak.
İçine sokacağı gelmek:
Birini aşırı ölçüde, çok sevmek.
İçine yedirememek:
Benimsememek, kabul edememek.
İçini (bir) kurt yemek:
Sürekli olarak bir kaygı içinde olmak.
İçini dökmek:
Dertlerini, sıkıntılarını, üzüntülerini anlatmak.
İçini kemirmek:
Bir üzüntü ve düşünce dolayısıyla rahatsızlık duymak.
I
Icığını cıcığını çıkarmak:
1. Her yanını ellemek, didiklemek. 2. Bir meseleyi en ince ayrıntılarına kadar soruşturmak, incelemek.
İ
İçler acısı:
Oldukça üzücü, çok acıklı.
İçli dışlı olmak:
Teklifsiz, çok samimi, sıkı fıkı, senli benli olmak.
İçtikleri su ayrı gitmemek:
Sıkı fıkı dost, samimi arkadaş olmak; birbirlerinden saklayacakları bir şeyleri bulunmamak.
İdare etmek:
1. Yönetmek, çekip çevirmek. 2. Tutumlu olmak, kullanmak. 3. Elvermek, yetmek, yetişmek, korumak, kurtarmak. 4. Hoş görmek, göz yummak. 5. Örtbas etmek.
İfade vermek:
Sorguya cevap vermek.
İflahını kesmek:
Gücünü tamamen yok edip bir daha karşı koyamayacak, düzelemeyecek, iş yapamayacak duruma getirmek.
İfrit olmak:
Çok öfkelenmek; aşırı ölçüde, kendini kaybedecek kadar sinirlenip kızmak.
İfrit yardağı :
Kötülüğe yardımcı olan.
İğliği pazara çıkmak :
Herkese rezil olmak.
İğne atsan yere düşmez:
Çok kalabalık, yürünecek gibi değil.
İğne ile kuyu kazmak:
Zor denecek bir işi yetersiz araç ve gereçlerle başarmaya çalışmak.
İğne ipliğe dönmek:
Aşırı derecede zayıflamak, kilo vermek.
İğne yutmuş :
Çok bitkin ve sıkıntılı kişi .
İğneli söz:
Dokunaklı, kırıcı, üzücü söz.
İki ahbap çavuşlar:
Hemen her yerde birlikte görülen, birbirlerinden ayrılmayan iki arkadaş, dost.
İki arada bir derede (kalmak):
Sıkışık, zor şartlar altında (kalmak).
İki ayağını bir pabuca sokmak:
Bir kimseyi, bir işi yapması için zorlamak, sıkıntıya sokmak.
İki cami arasında kalmış beynamaza dönmek:
İki yoldan hangisini tutacağını; şöyle mi, böyle mi yapacağını bilememek; şaşırıp bir şey yapamaz olmak.
İki çift söz etmek:
Bir araya gelip birkaç söz söylemek.
İki cihanda yüzü ak olmak:
Doğru ve faziletli yaşayıp dünya ve ahirette mükafat görmek.
İki dirhem bir çekirdek:
Çok şık, özenli giyinmiş (kimse).
İki eli (birinin) yakasında olmak:
Ahrette, hesap gününde ondan davacı olmak; hakkını istemek.
İki eli kanda olsa:
Ne kadar önemli olursa olsun, elindeki iş hiç bırakılamayacak derecede olsa bile.
İki gözü iki çeşme:
Sürekli, çok ağlayarak.
İki paralık etmek:
Değerini, onurunu çok düşürmek.
İki rahmetten biri:
Ağır hasta olan birisi için "ya şifa, ya ölüm" anlamında kullanılır.
İki sözü bir araya getirememek:
Düşüncelerini, duygularını düzgün bir biçimde anlatamamak, güzel konuşma becerisinden yoksun olmak.
İki yakası bir araya gelmemek:
Geçim sıkıntısı içinde olmak ve borçtan kurtulamamak, gelir ve giderini denkleştirememek.
İki yakası bir yere gelmez :
Bir türlü düzene kavuşamaz .
İkili oynamak:
Birbirine karşı olanlardan hem birini, hem ötekini çıkarı için destelemek.
İkisini bir kazana koysan kaynamazlar :
Birbirine zıt insanları anlatmak için kullanılır.
I
Ikına sıkına :
Güçlükle.
Ikınıp sıkınmak:
Bir işi yapabilmek için kendini çok zorlamak.
İ
İleri geri konuşmak:
Yersiz, kırıcı, yaralayıcı biçimde konuşmak.
İleri gitmek:
Söz ve davranışta ölçü dışına çıkmak; gereksiz, aşırı davranışta bulunmak ve haddi aşmak.
I
Ilıca ördeği :
Sıcağa ve rahata düşkün .
İ
İlk göz ağrısı :
İlk sevilen .
İmana gelmek :
Merhamete gelmek.
İmana gelmek:
1. Hak dini olan İslâm'ı kabul etmek. 2. En sonunda doğruyu söylemek. 3. Önceden kabul etmediği şeyi sonradan kabul edip uymak.
İn cin top oynamak:
Issız, sessiz olmak, bir yerde hiçbir canlı yaratık bulunmamak.
İnce eleyip sık dokumak:
Titizlik göstermek, bir şeyi en ince ayrıntılarına kadar araştırmak, gözden geçirmek.
İncir çekirdeğini doldurmaz:
Çok az veya pek önemsiz.
İngiliz tabancası gibi kurulmak :
Çalım satmak,kasılmak.
İnme inmek:
Felç olmak, bedenin bir yeri hareketsiz ve duygusuz duruma gelmek.
İnsan / insanlık hali:
"Olabilir, doğaldır, hoş karşılamak gerekir" anlamında kullanılır.
İnsan eti yemek:
Birini çekiştirmek.
İnsan evladı:
İyi, anlayışlı, ahlak sahibi insan.
İnsan sarrafı (olmak):
İnsanların karakterini çabucak anlayacak duruma gelmiş (olmak).
İnsanlıktan çıkmak:
1. Çok zayıflamış, bir deri bir kemik kalmış olmak. 2. İnsanî niteliklerini yitirmek, insana yakışmayacak davranışlarda bulunmak.
İp korkusunu boynuna almak :
Ölümü göze almak.
İpe çekmek:
Asarak öldürmek.
İpe un sermek :
Gevşemek, bahane uydurup işten kaçınmak .
İpe un sermek:
İstenilen işi yapmamak için birtakım bahaneler, sebepler ileri sürmek, güçlük çıkarmak, engeller göstermek.
İpi sapı yok:
Birbirini tutmaz, yersiz, anlamsız, işsiz, yersiz yurtsuz, saçma sapan.
İpin ucunu kaçırmak:
Bir yeri yönetmede veya bir şeyi kullanmada gereken ölçüyü kaçırıp, artık duruma hakim olamamak; çıkmaza girmek.
İpiyle kuyuya inilmez:
Kendisine güvenilmez, ona güvenilerek bir işe girilmez.
İple çekmek:
Zamanın gelmesini sabırsızlıkla beklemek, çok istemek.
İpucu vermek:
Aranılan şeyi bulmaya yarayan işareti, onu açıklamaya yarayan bilgiyi vermek.
I
Irağı yakın etmek :
Güçlükleri ortadan kaldırmak .
Irgat gibi çalışmak :
Çok çalışmak .
Irgat pazarına döndürmek :
Bir yeri dağınık ve karışık hale sokmak .
İ
İş ayağa düşmek:
İş sorumsuz, yetkisiz ve beceriksizlerin elinde kalmak.
İş başa düşmek:
Beklediği yardım gelmeyince, kendi işini kendisi yapmak zorunda kalmak.
İş çatallanmak (çatallaşmak):
Bir işin sonuca oluşması konusunda türlü güçlüklerle karşılaşmak, ya da çeşitli seçeneklerle yüz yüze gelmek, sonuca nasıl ulaştırılacağı bilinemez olmak.
İş çığırından çıkmak:
Bir iş asıl amaçtan çıkarak düzelmesi güç bir durum almak, bir bozukluk ve kargaşalık baş göstermek.
İş inada binmek:
Bir işi yapmakta direnmek.
İş sarpa sarmak:
İş, içinden çıkılması zor bir durum almak; engellerle karşılaşmak.
İş yok:
O şeyde yarar yok, faydası olmaz.
İsabet etmek:
1. Nişan alınan yere değmek, rastlamak. 2. Çıkmak. 3. Yerinde iş görmüş olmak.
İşe koşmak:
Birini bir iş yapmak üzere görevlendirmek, göndermek.
İşi ağırdan almak:
Acele etmemek, bir işi yapmak için isteksiz görünmek.
İşi Allah'a kalmak:
Güç şartlar altında, beşerden hiçbir yardım umudu kalmamak.
İşi azıtmak:
Yanlış ve aşırı yollara sapmak.
İşi başından aşmak:
Pek çok işi olmak, iş içinde kaybolmak.
İşi bitmek:
1. Hâli, gücü kalmamak. 2. Yaptığı işi sona ermek.
İşi duman olmak:
İşi ve durumu kötü olmak, berbat bir durumda bulunmak.
İşi düşmek:
Birinin yardımına ihtiyaç duymak.
İşi iş olmak:
İşi yolunda, iyi olmak; halinden memnun bulunmak.
İşi sıkı tutmak:
Gevşekliğe yol açmamak, işe gereken önemi vermek ve sağlıklı yürümesini sağlamak.
İşi sıkışık olmak :
İşi çok ve külfetli olmak .
İşi tıkırında olmak:
İşi çok uygun ve iyi olmak.
İşi yokuşa sürmek:
Yapılabilir, görülebilir işi yapmamak için güçlük çıkarmak, bahaneler ileri sürmek.
İşinden olmak:
Bir süredir yaptığı işi elinden gitmek, görevini yitirmek.
I
Işığı altında:
Bir durum veya düşüncenin konuyu aydınlatmasından yararlanarak, onu göz önünde tutarak.
Işık göstermek :
Yol göstermek .
Işık tutmak:
1. Karanlık bir yeri ışıkla aydınlatmak. 2. Bilgisiyle, düşüncesiyle bir konuya açıklık getirmek, tutacağı yolu göstermek.
Isıtıp ısıtıp önüne koymak :
Bir konuda ikide bir söz açmak.
Isıtıp ısıtıp önüne koymak:
Daha önce meydana gelmiş bir olayı ya da bir işi bir düşünceyi yeniden, sık sık tekrarlamak.
Iska geçmek:
1. Hedefe isabet ettirememek, vuramamak. 2. Üzerinde durmamak, önem vermemek, atlamak.
Iskartaya çıkarmak:
İşi yaramaz, değersiz bularak bir yana atmak.
İ
İskele vermek:
Vapura binmek, vapurdan inmek için iskeleyi uzatmak.
İşkembeden atmak:
Uydurarak söylemek, tutarı olmayan sözler sarf etmek.
I
Islah etmek:
Hatası, yanlışı olan kimseyi yola getirmek, doğru olanı görmesini sağlamak.
İ
İsmi var, cismi yok:
1. Sözü edilen bir kimse veya şeyin gerçekte var olmadığını anlatmak için kullanılır. 2. Adı olmasına karşılık görevini ve etkinliğini yerine getirmeyen, varlığı ile yokluğu arasında bir fark bulunmayan.
İstemem yan cebime koy :
Rüşvet konusunda alay yollu söylenir.
İşten el çektirmek:
Görevden uzaklaştırmak.
İster istemez:
1. Zorunlu olarak, elinde olmadan. 2. İstemesi üzerine, hiç vakit geçirmeden, istediği anda.
İstifini bozmamak:
Bir olay karşısında aldırış etmemek, durum ve davranışını hiç değiştirmemek.
İt sürüsü kadar:
Gereğinden fazla, oldukça çok, kalabalık.
İte kaka:
Zorla, güçlükle.
İtibar kazanmak:
Saygınlık görmek, kendisine değer verilmek.
İtsiz köye dönmek :
Sakinleşmek, tenhalaşmak .
I
Ivır zıvır :
Önemsiz şeyler.
İ
İyi etmek:
1. Hastalıktan kurtarmak, sıhhatine kavuşturmak. 2. Yerinde bir davranışta bulunmak. 3. Bir şeyi gizlice almak, kendisine mal etmek.
İyi gözle bakmamak:
Birisi hakkında iyi düşünmemek, kötü niyet beslemek.
İyi gün dostu :
İyi günlerde ortaya çıkan.
İyi gün dostu:
Dostlarının sıkıntılı günlerinde onlardan kaçan kimse.
İyi saatte olsunlar:
Cinlerden söz edilirken kullanılır.
İyiden iyiye :
Adamakıllı.
İzi belirsiz olmak :
İz bIrakmadan kaybolmak.
İzi silinmek:
Yok olmak, ortadan kaybolmak.
İzinden yürümek:
Birine içten bağlanarak onun başladığı işi aynı anlayışla sürdürmek, fikirlerini ve hareketlerini aynen benimsemek.
J
Jeton düşmek:
Anlamak, kavramak.
Jeton düşmemek / takılmak :
Söylenenleri, olup bitenleri anlayamamak.
Jetonu geç düşmek:
Bir konuyu, sorunu ya da düşünceyi geç ve güç anlamak.
Jurnal etmek:
Biriyle ilgili, yetkili kimselere kötülemede bulunmak; yazılı, sözlü ihbarda bulunmak.
K
Kabak (birinin) başına (başında) patlamak:
Birçok kimsenin ilgili olduğu olaydan yalnızca bir kimse zararlı çıkmak; beklenmediği halde, bir işin zararlı sonucuna katlanmak.
Kabak tadı vermek:
Bıktırmak, usanç vermek, tatsız olmaya başlamak.
Kabasını almak :
Bir yerin temizliğini üstünkörü yapmak.
Kabir azabı çekmek:
Çok sıkılmak, eziyet çekmek.
Kabına sığmamak:
Sevinç ve heyecanından taşkın hareketlerde bulunmak.
Kabuğuna çekilmek:
Tek başına kalmak, dış dünya ile ilgisini kesmek, kimse ile görüşmemek.
Kaçın kurrası :
Birinin hiçbir oyuna gelmeyecek kadar açık göz ve akıllı olduğunu anlatmak için kullanılır.
Kafa dengi:
Davranışları, anlayışları, dünya görüşleri birbirine uymuş kimselerden her biri.
Kafa patlatmak:
Bir konu üzerinde pek çok düşünmek, zihin yormak.
Kafa tutmak:
Karşı gelmek, direnmek, boyun eğmemek.
Kafadan atmak:
Bir konu üzerinde inceleme yapmadan, rast gele konuşmak.
Kafadan kontak (sakat):
Düşüncesiz, delice işler yapan, aklı kıt.
Kafası almamak:
1. Anlayıp kavrayamamak. 2. Zihin yorgunluğundan ötürü anlayamaz olmak. 3. Olabileceğine inanmamak.
Kafası işlemek (çalışmak):
Bir konu üzerinde kavrayışı çok iyi olmak.
Kafası kazan (gibi) olmak, (veya kafası şişmek):
1. Zihni yorulmak. 2. Gürültülü, patırtılı şeyler dinlemekten rahatsız olmak, yorgunluk duymak.
Kafası kızmak:
Çok öfkelenip sinirlenmek.
Kafası yerinde olmamak:
1. O anda kafası çok yorgun olmak. 2. Başka şeyler düşündüğünden, o anda konuşulana hemen intibak edememek.
Kafasına dank etmek (demek):
Çoktandır anlayamadığı bir meseleyi bir olay sebebiyle birden bire kavramak, doğruyu yakalamak.
Kafasına koymak:
Bir şeyi yapmaya kararlı olup zamanını beklemek.
Kafese girmek:
1. Hapse girmek. 2. Aldatılmak, hile yoluyla kendisinden çıkar sağlanmak, oyuna gelmek.
Kafese koymak:
Tuzağa düşürüp çıkar sağlamak.
Kağıda dökmek:
Düşüncelerini, duygularını yazıya geçirmek.
Kağıt üzerinde kalmak:
Yapılması kararlaştırıldığı halde uygulanmamak; konuşulan, kararlaştırılan yazıda kalmak.
Kağıt üzerinde kalması :
Bir anlaşmanın resmiyette kalması,tatbik edilmemesi .
Kalbini kırmak:
İncitmek, küstürecek kadar üzmek, gönlünü kırmak, gücendirmek.
Kalbur üstü:
Benzerleri arasında üstün, seçkin, görünür.
Kalburla su taşımak:
Verimsiz, verim alınamayacak, olmayacak bir işle uğraşmak.
Kaldırım mühendisi:
İşsiz güçsüz, sokaklarda dolaşan kimse.
Kale almamak:
Önemsiz görmek, sözünü etmeye değer bulmamak.
Kalem efendisi:
Kalemde çalışan görevli, yazman.
Kalem oynatmak:
1. Yazı yazmak. 2. Bir yazıyı düzeltmek. 3. Bir yazıda değişiklik yapmak.
Kaleyi içinden fethetmek :
Meseleyi karşı taraftan birinin yardımıyla halletmek .
Kaleyi içinden fethetmek:
Karşı taraftan birinin yardımını alarak davasını kazanmak.
Kalıbını basmak:
Bir şeye bütün içtenliği ile güvenmek, bir şeyi doğrulamak.
Kalıbının adamı olmamak:
Görünüşünden bekleneni yapamaz olmak, umulanı ortaya koymamak.
Kalıptan kalıba girmek:
1. Sık sık iş değiştirmek. 2. Çıkar sağlamak için değişik kılıklara girmek.
Kalp ağrısı :
Aşk acısı
Kalp kazanmak:
Güzel bir davranış ve sözle birilerinin sevgisini kazanmak, ilgisini çekmek.
Kambersiz düğün olmaz (olur mu?):
"Bir toplantı, eğlence veya iş, en çok ilgili kişiler bulunmadan yapılırsa tadı çıkmaz" anlamında alay yollu kullanılır.
Kambur üstüne kambur (kambur kambur üstüne):
"Sıkıntı üstüne sıkıntı, terslik üstüne terslik, borç üstüne borç, aksilikler birbirini kovalıyor" anlamında kullanılır.
Kamburu çıkmak :
Çok çalışmış olmak .
Kan ağlamak:
Büyük bir üzüntü içinde olup yakınmak.
Kan akıtmak :
Kurban kesmek.
Kan başına sıçramak (beynine çıkmak):
Çok sinirlenmek, öfkelenmek.
Kan çanağı gibi :
Çok kızarmış olma hali.
Kan çıkmak:
Cinayet işlenmek, kan dökülmek.
Kan dökmek:
Ölüme yol açmak, yaralanıp ölmek veya birini yaralayıp öldürmek.
Kan gövdeyi götürmek:
Çok kan akıtılmış olmak, çok insan öldürülmek.
Kan gütmek:
Kan dökerek öç almayı istemek.
Kan kusmak:
Çok eziyet, sıkıntı çekmek.
Kan kusturmak:
Çok büyük sıkıntı ve eziyet çektirmek.
Kan ter içinde kalmak :
Çok yorulmak.
Kan ter içinde kalmak:
Çok yorgun, terli, bitkin ve perişan durumda olmak.
Kan tutmak:
1. Kan görünce bayılmak. 2. (Adam öldüren kimse korku ve heyecandan) şok geçirmek, kaçamamak, olduğu yere yığılıp kalmak.
Kana susamak:
Birini öldürme hırsı içinde olmak.
Kanadı altına almak:
Korumak, gözetmek, himayesi altına almak.
Kanat germek:
Birini korumak, gözetimi altına almak.
Kancayı takmak:
Bir kimsenin zararı, kötülüğü için uğraşmak.
Kandilli temenna:
Eli yere kadar uzatarak yapılan selâmlama.
Kanı ağır:
Davranışları yavaş, sevimsiz, konuşması insana sıkıntı veren, hoşa gitmeyen kimse.
Kanı bozuk:
Soysuz, iğrenç işler yapmaktan geri durmayan.
Kanı kaynamak:
1. Hareketli, coşkun olmak. 2. Birine içten bir sevgi beslemek, yakınlık duymak.
Kanı pahasına:
Yaralanmayı veya öldürülmeyi göze alarak.
Kanı sıcak:
Sevimli, kendisini sevdiren, sempatik, sıcakkanlı.
Kanına girmek:
1. Birini öldürtmek veya öldürmek. 2. Bir şeyi harcamak, ziyan etmek.
Kanına susamak:
Belasını aramak, kendisinin öldürülmesine yol açacak bir davranışta bulunmak.
Kanını emmek:
Hiç insaf etmeden sömürmek, varını yoğunu elinden almak.
Kanıyla ödemek:
Yaptığı işin cezasını hayatıyla ödemek.
Kanlı bıçaklı olmak:
Birbirlerinin kanını dökecek, birbirlerini öldürecek kadar birbirlerine düşman olmak.
Kanlı canlı:
Sağlıklı, sapasağlam, dinç ve diri olduğu yüzünden belli olan.
Kapağı atmak :
Gitmek,yerleşmek .
Kapağı atmak:
Sıkıntılı bir yerden kurtulup rahat edeceği bir yere kavuşmak; uygun bir yere yerleşmek, işe girmek.
Kapalı kutu:
İçinde ne sakladığını belli etmeyen, niteliği gizli kalan.
Kapı dışarı etmek:
Kovmak, dışarı atmak.
Kapı kapı dolaşmak:
1. Ev ev gezmek, her eve uğramak. 2. Hemen her devlet dairesine başvurmak.
Kapısında büyümek:
Birinin evinde eğitim görüp yetişmek.
Kapısını aşındırmak :
Çok gidip gelmek.
Kapısını aşındırmak:
İstediğini elde edinceye kadar birinin yanına çok sık gidip gelmek.
Kapıyı açmak:
1. Başlama. 2. Bir işte birilerine örnek olmak.
Kara çalı:
İki kişi, iki dost arasına girerek arayı bozan kimse.
Kara çalmak:
Birine iftira etmek, leke sürmek, haksız yere suçlamak.
Kara gün dostu :
İnsana sıkıntılı günlerinde yardım eden gerçek dost .
Kara gün dostu:
Yalnız iyi günlerde değil sıkıntılı, üzücü, düşkünlük günlerinde de insanın yardımına koşan, dostunu yalnız bırakmayan kimse.
Karalar bağlamak (giymek):
Bir felaket dolayısıyla yas tutmak, siyah elbise giymek ya da siyah örtü bağlamak.
Karaman'ın koyunu sonra çıkar oyunu:
"Dış görünüşe aldanmamalı, bir kişi ya da iş olağan görünebilir, ancak altından neler çıkabileceği hiç belli olmaz, o sonra görünür." anlamında kullanılır.
Karar kılmak:
Dönüp dolaşıp o şeyin üstünde durmak, onu tercih etmek, birçok şeyi deneyip onu seçmek.
Karda gezip izini belli etmemek:
Kimsenin sezemeyeceği biçimde gizli bir iş çevirmek, uygunsuz işler yapmak.
Kardeş payı yapmak:
Eşit oranlarda bölmek, taksim etmek, paylaştırmak.
Karga tulumba etmek:
Birkaç kişi, birini kollarından bacaklarından tutup havaya kaldırmak.
Kargacık burgacık:
Eğri büğrü, kötü, okunması güç, çarpık, düzensiz (yazı).
Karınca duası gibi:
Çok küçük, sık ve okunaksız, birbirine girmiş (yazı).
Karınca kararınca:
Az, önemsiz ve küçük de olsa, gücü yettiği kadar, elinden geldiğince.
Karınca yuvası gibi kaynamak:
Çok kalabalık ve hareketli olmak (bir yer).
Karman çorman:
Karmakarışık, çok karışık, düzensiz, alt üst olup birbirine girmiş.
Karnı geniş: Hiçbir şeyi tasa etmeyen, titizlenmeyen, gamsız, umarsız.
Karnı karnına geçmek: Çok acıkmak, çok zayıflamış olmak. "Günlerdir ağzına bir lokma koymamıştı, karnı karnına geçmiş ve bitap düşmüştü."
Karnı tok (olmak): "O sözlerine kanmıyorum, önem vermiyorum" anlamında kullanılır. "Geç babam, geç bu sözleri, karnımız tok bu sözlere, paradan söz et sen, verecek misin, vermeyecek misin?"
Karnı tok sırtı pek: Geçimi iyi, hali vakti yerinde, para sıkıntısı olmayan, birinin yardımına ihtiyaç duymayan (kimse). "Herkesin karnı tok sırtı pek olacaktır, bize güvenin!"
Karnı zil çalmak: Çok acıkmış olmak. "Bugün hiçbir şey yiyemedim, karnım zil çalıyor!"
Karşı çıkmak: 1. Gelenleri karşılamak üzere yola ya da kapı önüne çıkmak. 2. İleri sürülen fikrin, tutulan yolun yanlış olduğunu söylemek. "Her fikrime karşı çıkmak zorunda mısın?"
Karşı durmak: Bir güce boyun eğmemek, direnmek. "Düşmana karşı durmak boynumuzun borcudur."
Karşı koymak: Engel olmaya çalışmak, direnmek, güç kullanarak dayanmak, boyun eğmemek. "Hırsızlar polise silahla karşı koymaya çalıştılar."
Kaş göz etmek: Kaş ve göz hareketleriyle bir işaret vermeye, istediğini bu yolla anlatmaya çalışmak. "Kalabalıkta kaş göz ederek Hasan'ı çağırmayı düşündü."
Kaş yapayım derken göz çıkarmak: İşi düzelteyim, bir iyilik yapayım derken büsbütün bozmak ve büyük bir zarar vermek.
Kaşıkla yedirip, sapıyla göz çıkarmak: Bir iyilik yaptıktan sonra, bu iyiliği hiçe indirecek bir kötülük yapmak.
Kaşının altında gözün var dememek :
Yaptığını beğenmemek,takdir etmemek .
Kasıp kavurmak: 1. Bir afet çok zarar vermek, mahvetmek. 2. Baskı yaparak, kıyıcı davranışlarda bulunarak bir topluluğu ezmek; zulmetmek, ortalığı korku ve dehşet içinde bırakmak. "Eşkıyalar ortalığı kasıp kavurmaya başladılar!"
Kaşla göz arasında: Çok çabuk, kimsenin sezmesine fırsat vermeyecek kadar az bir zaman içinde. "Kaşla göz arasında kapıverdi mendili."
Kaşlarını çatmak: Kızgın, öfkeli ve sinirli olduğunu kaşlarını birbirine yaklaştırarak göstermeye çalışmak. "Bana öyle kaşlarını çatıp durma!"
Katı yürekli: Acımasız, merhametsiz, acı veren şeylere aldırmayan. "Onun gibi katı yürekli bir insan daha görmedim desem yeridir."
Kayıtsız kalmak: Umursamamak, önem vermemek, ilgi göstermemek. "Onun bu kötülüklerine kayıtsız kalmak mümkün mü?"
Kazan kaldırmak: Yönetime karşı topluca karşı gelmek, baş kaldırmak. "Maden işçileri kazan kaldırmış diyorlar."
Kazık yutmuş gibi: Dimdik (duran, oturan, yürüyen).
Kazın ayağı öyle değil: "Durum, mesele senin sandığın gibi değil" anlamında kullanılır.
Keçileri kaçırmak: Düşünme yeteneğini kaybetmek, aklını oynatmak, delirmek, bunalım içinde olmak. "Doktor, keçileri kaçırmış diyorlar!"
Kedi ciğere bakar gibi (bakmak): İmrenerek, iştahla, ele geçirme isteği ile bakmak.
Kedi gibi dört ayak üstüne düşmek: En zor, en tehlikeli durumdan zarar görmeden kurtulmak.
Kedi ile harara girmek :
Geçimsiz biriyle ortaklık etmek .
Kedi olalı bir fare tuttu: İlk defa, neden sonra kendisinden beklenen bir iş yapabildi. "Temsilcimiz, nihayet kedi olalı bir fare tuttu, yüklü bir iş yakaladı."
Kefeni yırtmak: Ağır bir hasta ölüm tehlikesini atlamak. "Üzülmeyin, kefeni yırttı büyük anneniz."
Kel başa şimşir tarak: Pek çok ihtiyaç giderilmeyi beklerken gereksiz özenti ve gösterişi belirtmek için kullanılır.
Keli görünmek: Bir kabahati, kusuru ortaya çıkmak.
Kelle götürür gibi: Gerekli olmayan bir acelecilikle, bir şey ulaştıracakmış gibi çok hızlı koşarak.
Kelleyi koltuğuna almak: Ölümü göze alarak bir işe kalkışmak. "Kelleyi koltuğuna alıp düşman karşısına çıkmak her babayiğidin harcı değil."
Kem küm etmek: Anlatmak istediğini açık seçik ifade edememek, bir soru karşısında bocalayıp cevap bulamayarak anlamsız sözler söylemek. "Kem küm etme de ne söyleyeceksen söyle çabuk!"
Kemerleri sıkmak: Tutumlu davranmak, açlığa ve susuzluğa katlanmak. "Kemerleri sıktıra sıktıra millette hâl bırakmadılar."
Kendi göbeğini kendi kesmek: İstediği yardım gelmeyince kendi işini kendi yapmak durumunda kalmak. "O her zaman kendi göbeğini kendisi kesmiş, kimseden yardım beklememiştir."
Kendi halinde (olmak): Sessiz, hiçbir şeye karışmayan, karışmak istemeyen, sakin (kimse). "Yazık olmuş, kendi halinde biriydi, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmazdı."
Kendi kendine gelin güvey olmak: Başkalarının ne diyeceğini hesaba katmadan, bir işi sadece kendi başına tasarlayıp olmuş sayarak sevinmek. "Kendi kendine gelin güvey olmayı bırak, bakalım kız ne diyecek bu işe."
Kendi kendini yemek: İstediği iş olmadı diye gizli gizli üzülmek, kaygı duymak. "Kendi kendimi yedim bitirdim bu iş yüzünden."
Kendi yağıyla kavrulmak: Elindekiyle yetinmeye, kimseye muhtaç olmadan yaşamaya çalışmak; ihtiyaçlarını kendi karşılayarak kimseden yardım istememek. "Nasıl olalım, kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz işte…"
Kendinden geçmek: 1. Kendini kaybetmek, bayılmak, bilinci işlemez olmak. 2. Sevindirici bir olay karşısında coşkuya kapılmak, duygulanmak. "Dün gece bizim adam yine kendinden geçti, hastaneye zor yetiştirdik."
Kendinden pay (paha) biçmek: Bir durumu kendi durumu ile ölçüştürmek.
Kendine gelmek: 1. Sarhoşluktan, bayıldıktan sonra ayılmak. 2. Aklı başına gelmek. 3. Bozuk olan durumu düzelmek. "Oh, nihayet kendine geldi bizim adam!"
Kendine yedirememek: Yapılan bir işi onur kırıcı görüp, kişiliğine dokunmuş sayarak tepki göstermek; kendisinin başkasına yapması söz konusu olan işi, kişiliği için uygun görmeyip yapmamak.
Kendine yontmak :
Karşısındakileri düşünmeden kendi çıkarına göre davranmak .
Kendine yontmak: Ortaya çıkan fırsattan yararlanıp başkalarını düşünmeyerek hep kendi çıkarını sağlayacak yönde hareket etmek. "Hep kendine yontma, biraz da bizi düşün, biz de insanız!"
Kendini ağır satmak: Kendisinden yapılması istenen işi, birçok ricadan, birçok ısrardan sonra yapmayı kabul etmek. "Kendini ağır satmakla adam olduğunu mu kanıtlayacak?"
Kendini alamamak: İstemeyerek bir işi yapmak durumunda kalmak, yapmamayı edememek, kendini tutamayıp yapmak. "O pastayı yemekten kendimi alamadım işte!"
Kendini ateşe atmak: Bilerek zor ve tehlikeli bir işe girişmek. "Kendisini ateşe atmasına izin mi vereceksiniz?"
Kendini bulmak: 1. İyi bir duruma kavuşmak. 2. Kişilik kazanıp olgunluğa erişmek. 3. Farkında olmadan bir yere ulaşmış olmak. "Nihayet kendimi buldum, bundan böyle ekonomik sıkıntı çekmeyeceğim."
Kendini dev aynasında görmek: Kendisini olduğundan büyük bir adam sanmak; üstün, yetenekli, güçlü görmek. "Kendini dev aynasında görmekten ne zaman vazgeçeceksin?"
Kendini dinlemek: 1. Önemsiz, küçük rahatsızlıkları büyütmek; hastalık kuruntusu içinde bulunmak. 2. Yalnız, sakin kalmak. "Uzun bir süre kendimi dinledim, olup biteni tekrar tekrar gözden geçirdim."
Kendini göstermek: 1. Ortaya çıkmak, belirmek. 2. Beğenilecek, takdir edilecek niteliklerini ortaya koymak; gücünü göstermek. "Uzun bir aradan sonra sergi açmaya, kendini göstermeye karar verdi."
Kendini kaptırmak: Bir şeyin etkisinden kendini kurtaramamak. "Bu yaştan sonra kendimi sigaraya kaptıracağım hiç aklıma gelmezdi doğrusu."
Kendini kaybetmek: 1. Düşüp bayılmak. 2. Kızgınlık, öfke yüzünden ne yaptığını bilmeyecek hale gelmek. "Bir iki söz söyledikten sonra kendini kaybetti, oraya yığılıverdi."
Kendini toplamak: 1. Kötü, bozuk olan durumunu düzeltmek. 2. Bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmak. 3. Şişmanlamak. "Bizim oğlan kendini iyice toparladı, şimdi ev almayı düşünüyor."
Kendini tutamamak: Bir durum karşısında sessiz ve heyecana kapılmadan durmayı başaramamak, kendine hakim olamamak. "Kendimi tutamadım, ben de ağlamaya başladım."
Kendini vermek: Bir şeye bütün varlığıyla bağlanmak, başka şeylerle ilgisini kesip yalnızca onunla ilgilenmek, bir şeyi tüm gücüyle yapmaya çalışmak. "İşe henüz kendini vermiş sayılmaz."
Kene gibi yapışmak: Yakasını bir türlü bırakmamak; istenmediği hâlde, çıkar sağladığı için birinin peşini bırakmamak. "Kene gibi yapışmıştı adamın yakasına, peşini bir türlü bırakmıyordu."
Kesenin ağzını açmak: Bol para harcamaya başlamak. "Babam kesenin ağzını açtı nihayet."
Keyfinin kahyası (olmamak): Birisine karışmaya hakkı olmamak, istediği gibi yaşamasına engel olmamak. "O benim keyfimin kahyası olamaz, ben dilediğim gibi yaşarım, karışamaz bana!"
Keyif çatmak: Neşeli olmak, hoş ve eğlenceli zaman geçirmek. "İşi nihayet bitirmiştik, sıra keyif çatmaya gelmişti."
Keyif ehli: Rahatına düşkün kimse, zevkinden bol bol yararlanan. "Oldukça rahat, keyif ehli bir insandı."
Kilit noktası: Bütün işlerin çözümlenmesi ona bağlı olan önemli unsur, üzerinde durulması gereken en önemli nokta, makam veya yer.
Kim vurduya gitmek: Bir kargaşa anında ve kalabalık arasında kimin tarafından vurulduğu veya dövüldüğü belli olmamak.
Kimseye eyvallah etmemek :
Kimseye minnettar kalmamak.
Kimseye eyvallah etmemek: Kimseden yardım ve iyilik beklememek, kimsenin minneti altına girmemek. "Bu yaşa kadar kimseye eyvallah etmedim, bundan sonra da edecek değilim."
Kimya gibi :
Az bulunur.
Kirişi kırmak: Kaçıp gitmek, bulunduğu yerden gizlice ve çabucak ayrılmak. "Kavga başlayınca kirişi kırarım diye düşündü."
Kirli çamaşırlarını ortaya dökmek: Ayıp, suç ve kusurlarını, gizli kalmış yolsuzluklarını açığa çıkarmak; açıklamak, söylemek. "Kirli çamaşırları ortaya dökülünce ne yapacağını şaşırdı."
Kitaba el basmak: Elini kutsal kitap olan Kur'ân-ı Kerim üzerine koyarak yemin etmek.
Kitabına uydurmak: Yasal olmayan bir işi kimi boşluklardan yararlanarak yasalmış gibi göstermek. "İşi kitabına uydurmuşlar, çok zengin olmuşlardı."
Kıl payı (kalmak): Çok az, az bir fark (kalmak). "Araba o hızla virajı alamadı, uçuruma yuvarlanmasına kıl payı kalmıştı."
Kılı kırk yarmak: Titizlenmek, çok dikkat ederek en ince ayrıntılarına kadar incelemek, önemle üstünde durmak. "Bir malı almadan önce kılı kırk yararcasına evirir çevirir ve öyle alırdı."
Kılına dokunmamak: Bir kimseye, zarar verebilecek en ufak davranıştan bile kaçınmak. "İnan anne, kılına bile dokunmadım kardeşimin!"
Kılını bile kıpırdatmamak (veya oynatmamak): Bir durum karşısında en küçük bir tepki bile göstermemek, ilgisiz kalmak, harekete geçmemek. "Onca insan üstüme yürüdü ama o kılını bile kıpırdatmadı."
Kınalar yakmak :
Çok sevinmek.
Kıran girmek: 1. Daha önce bulunan şey bulunmaz olmak. 2. Hayvanlar ya da insanlar arasında öldürücü bir hastalık yayılmak. "Kıran girdi, bütün koyunlar telef oldu."
Kırık dökük: 1. Eski çürük, sağlam olmayan, değersiz (şey). 2. Düzgün olmayan, parça parça, dağınık (söz). "Şu kırık dökük eşyaları ortadan kaldırın hemen!"
Kırıp geçirmek: 1. Yakıp yıkarak, baskı yaparak, öldürerek büyük zarar vermek. 2. Çok sert davranarak darıltmak. 3. Garip olan söz ve davranışlarıyla herkesi güldürmekten katıltmak.
Kırk dereden su getirmek: Birini kandırmak için çok dolambaçlı gerekçeler ileri sürmek, ikna edebilmek için çok uğraşmak. "Ne inatçı adammış, bir evet demek için kırk dereden su getirtti bana."
Kırk tarakta bezi bulunmak: Birbirinden farklı birçok işle uğraşmak, birçok ilişkisi bulunmak, gizli ilişkileri olmak. "Ne iş yaptığı belli değil, kırk tarakta bezi var adamın."
Kırklara kırışmak: Bir kimse artık ortalıkta görünmez olmak.
Kısmeti açılmak: 1. Kazancı artıp bolluğa erişmek. 2. Bir kızı isteyenlerin çoğalması. "Bu miras kızın kısmetini de açtı hani!"
Kısmetini (nimetini) ayağıyla tepmek: Kavuşacağı iyi bir durumu, kıymetini bilmeyerek reddetmek; istememek, değerlendirememek.
Kıssadan hisse almak: Bir olaydan, anlatılan bir hikâyeden ders almak.
Kıt kanaat (geçinmek): Yoksulluk içinde, zar zor ve güçlükle (geçinmek). "Bir zamanlar biz de kıt kanaat geçiniyorduk."
Kıvamına gelmek (bulmak): En uygun zamanında olmak, gerekli ve istenilen şartlar yerine gelmek, istenilen duruma gelmek.
Kıyamet kopmak: 1. Kıyamet günü gelmek. 2. Bir yerde çok gürültü ve patırtı kavga, telaş olmak. "Kıyamet günü gelecek ve insanlar sonunda hesaba çekilecekler."
Kızarıp bozarmak: Utanarak renkten renge girmek, kimi duyguların etkisiyle yüzünün rengi değişmek. "Pot kırdığını anlayınca ne yapacağını şaşırdı, kızarıp bozaran yüzünü kapatmaya çalıştı."
Kızıl (kızılca) kıyamet kopmak: Bir meselede büyük, aşırı, gürültülü bir kavgaya yol açmak; yüksek sesli tartışma başlatmak. "Sizin bostanlara su vermeyeceğim deyince kızılca kıyamet koptu."
Kof çıkmak: İşe yaramadığı, sanıldığı gibi olmadığı, boş ve değersiz bir kişi olduğu anlaşılmak.
Kök salmak: 1. Bir yere iyice, ayrılmamacasına yerleşmek. 2. İyice tutunmak, köklenmek, sağlamlaşmak, yayılmak. "Onun sevgisi, içine iyice kök salmıştı."
Kök söktürmek: Uğraştırmak, güçlük çıkarmak, engel olmak. "O takıma kök söktürmeye yemin ettik."
Köküne kibrit suyu dökmek: Bir daha belirmeyecek, ortaya çıkmayacak biçimde yok etmek, ortadan kaldırmak.
Kokusu çıkmak: Gizli yapılmış bir iş, daha sonra herkes tarafından bilinir olmaya başlamak. "Bu işin kokusu çıkar diye korkuyorum."
Kol kanat olmak: Yardım etmek, gözetmek, bir kimseyi koruyuculuğu altına almak.
Kolaçan etmek: Çevresini ya da kendisinden istenilen yeri dolaşıp ne var ne yok diye bakmak, olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak. "Bir kişi etrafı şöyle bir kolaçan etsin de gelsin."
Koltukları kabarmak: Kendisine ya da yakınlarına yapılan övgüden ötürü kıvanç duyup büyüklenmek, böbürlenmek. "Oğlun oldukça becerikli dedikleri zaman koltuklarım kabardı doğrusu."
Kolu kanadı kırılmak: Çaresiz duruma düşmek, bir şey yapamaz hale gelmek. "Kolu kanadı kırılmış bir vaziyette dolaşıyordu."
Kont gibi :
Yakışıklı ve şık giyinmiş kimse.
Köprüleri atmak: Girişilen, başlanılan bir işten vazgeçmeye ya da geri dönmeye imkânı kalmayacak şekilde kesin bir davranış göstermek; ilişkileri bir daha kurulamayacak biçimde bozmak.
Kör değneğini beller gibi: Bir değişiklik, yenilik düşünmeden, hep aynı biçimde davrananların durumunu anlatmak için kullanılır.
Kör dövüşü: Sonuç alınamayacak ve birbirini engelleyecek biçimde, bir birinden habersiz düzensiz ve uyumsuz çabalama.
Kör kadı: Sözünü esirgemeyen; doğru bildiğini hatır gönül dinlemeden her yerde, herkesin yüzüne karşı söyleyen.
Kör şeytanın işi yok :
Hep aksilikle karşılaşan kişiler tarafından sitem yollu olarak kullanılır.
Korktuğu başına gelmek: Endişe duyduğu, kaygılandığı, olmasını istemediği şeyle karşı karşıya gelmek. "Korktuğum başıma geldi, ne yapacağım şimdi ben!"
Körü körüne: Düşünüp taşınmadan, nasıl sonuçlanacağını hesaplamadan, dikkat etmeden. "Bu işe öyle körü körüne giremem, anladın mı?"
Körün istediði bir göz
Allah verdi iki göz : Hayal ettiðinden daha fazlasýna kavuþan kiþiler için kullanýlýr.
Köstek olmak: Engel olmak.
Kötüye kullanmak: Suistimal etmek, yetkisini yanlış bir yolda kullanmak, istenilmeyen yolda yararlanmak. "Benim yumuşaklığımı kötüye kullandı."
Koyun kaval dinler gibi: Düşünmeden, hiçbir şeyi anlamadan, ne denildiğini kavramadan dinlemek. "Beni koyun dinler gibi dinleyip çekip gittiler."
Kozunu paylaşmak: Aradaki anlaşmazlığı zora başvurarak, üstün olan güce dayandırarak çözümlemek, sona erdirmek. "Onunla kozunu paylaşmaya can atıyordu."
Kraldan çok kralcı olmak: Birinin davasını ondan daha çok savunur olmak.
Kucak açmak: İhtiyaç sahibi birine sığınacak yer vermek, onu korumak. "Muhtaçlara kucak açmak insanlık görevidir."
Küçük dilini yutmak: Çok şaşmak, hayrete düşmek, donakalmak, hiçbir şey söyleyemez hale gelmek. "Ne o dostum, küçük dilini mi yuttun?"
Küçük düşürmek: Onurunu kırmak, birilerinin yanında itibarını sarsmak ve değerini düşürmek. "Dikkatli ol, bir pot kırıp da kendini küçük düşürme sakın."
Küçük görmek: Önemsememek, değer vermemek. "Hasmınızı sakın küçük görmeyin çocuklar!"
Kukumav kuşu gibi: Yapayalnız, tek başına.
Kül kedisi: 1. Çok üşüyen, ateşin yanından ayrılmayan (kimse). 2. Uyuşuk, miskin, rahatına düşkün, tembel.
Kül kesilmek: Heyecan ve korkudan yüzünün rengi atmak, solmak. "Katili karşısında görünce yüzü kül kesildi."
Kul köle (veya kurban) olmak: Tam bir doğruluk içinde gönülden bağlanmak, bağlılığın gerektirdiği fedakarlığı yapmaya hazır olmak.
Kül olmak: 1. Bir şey bütünüyle yanmak. 2. Varını yoğunu yitirmek, elinde bulunanlar yok olmak. 3. Büyük bir felakete uğrayıp çok üzülmek.
Kül yutmak : Kandýrýlmak
oyuna gelmek
Kül yutmamak: Oyuna gelmemek, tuzağa düşmemek, kurnazca yapılan bir hileye aldanmamak. "Bana kül yutturamazsınız diyemem ama yeterince dikkatli olduğumu söyleyebilirim."
Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan, hemen her şeyden haberi olan. "Ne kulağı delik adamdır o, ne öğreneceksen ona sor."
Kulağı kirişte (olmak): Söylenecek sözü, gelecek haberi dikkatlice (beklemek). "Kulağınız kirişte olsun, ne duyarsanız iletin hemen."
Kulağına çalınmak: Bir söz, bir haber başkasına söylenirken kendisi de şöyle böyle duymak. "Senin şehre gideceğin kulağıma çalındı, ne diyorsun?"
Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını bozan bir haber işitmek, sıkışık bir duruma düşmek.
Kulağına küpe olmak: Başına gelen bir işten, gördüğü olaydan ders alıp hiç unutmamak. "Umarım bu iş senin kulağına küpe olur da aynı hataya bir daha düşmezsin."
Kulağını açmak: Bütün dikkatini vererek dinlemek, söylenenlere dikkat etmek. "Kulağını aç da beni iyi dinle!"
Kulağını bükmek: Dikkatli olması için uyarıda bulanmak.
Kulağını çekmek: 1. Uyarmak için hafif bir ceza vermek. 2. Ceza olarak kulağını büküp çekmek. "Şimdi bana kulağınızı çektireceksiniz!"
Külahıma anlat: "Söylediklerin hiç de inandırıcı değil, sana inanmıyorum" anlamında kullanılır.
Külahını ters giydirmek: Çok kurnaz olmak; oyuna getirmek, kendisine iyi davranmayanları bir hile ile yaptıklarına pişman etmek.
Külahları değişmek: "Araları bozulmak, bozuşmak" anlamında tehdit olarak kullanılır. "Hareketlerini düzeltmezsen külahları değişiriz, ona göre!"
Kulak asmamak: Aldırıp önemsememek, dinlememek. "Kulak asma sen onun söylediklerine."
Kulak dolgunluğu: Duya duya elde edinilen yarı buçuk bilgi.
Kulak kabartmak: Çaktırmadan, belli etmemeye çalışarak dinlemek. "Dayanamayıp yanındakilerin konuşmalarına kulak kabarttı."
Kulak kesilmek: Çok iyi, bütün dikkatini vererek dinlemek; dikkatini toplayarak duymaya çalışmak. "Ne konuştuklarını merak ediyordum, yanlarına yaklaşarak kulak kesildim."
Kulaklarını çınlatmak: Birini iyi duygularla anmak.
Külçe gibi oturmak :
Yorgunlukla çökmek.
Kulp takmak: Bir kusur, bir bahane bulmak.
Külünü (göğe) savurmak: Bir şeyi tamamiyle bitirip yok etmek, harcayıp tüketmek, telef edip bir şey bırakmamak.
Kumpas kurmak: Birini aldatmak için tuzak kurmak, gizli bir iş düzenlemek.
Kundak sokmak: 1. Yangın çıkarmak için bir yere tutuşmuş yağlı bez parçası koymak. 2. Ara bozacak bir söz ya da davranışta bulunmak.
Künyesi bozuk: Eskiden kötü durumları görülmüş olan, kötü işlere girmiş bulunan. "Künyesi bozuk diye, bu adama hiç kimse iş vermeyecek mi?"
Küplere binmek: Haddinden fazla öfkelenme, kızmak, sağa sola ateş saçmak. "Yeni saatimi kırdığımı öğrenen annem küplere bindi."
Küpünü doldurmak: Eline geçen fırsatları değerlendirerek çok para biriktirmek. "Küpünü doldurmayı becerebilenlerden olamadım hiç."
Kurban olayım: 1. Aşırı sevgi ve hayranlık anlatmak için kullanılır. 2. Yalvarmak için söylenir. "Kurban olayım yavruma dokunmayın!"
Kurdu koyunla barıştırrmak :
Kötü biriyle saf birini uzlaştırmak .
Kürek kadar (pabuç kadar) dili olmak: Hemen her söze cevap yetiştirmek, büyüklerine karşı saygısızca karşılıklar verir olmak.
Kurşuna dizmek: Ölüm cezasını askerî bir birliğin attığı kurşunlarla yerine getirmek, sıkılan kurşunlarla öldürmek."Bütün köy halkını kurşuna dizdiler!"
Kurt masalı okumak: İnandırıcı, gereksiz, asılsız sözler (söylemek).
Kurtlarını dökmek: Öteden beri yapmak istediği şeyi bol bol yapıp hevesini almak. "Bu akşam biraz kurtlarımızı dökelim, ne dersin?"
Kuru iftira: Hiçbir kanıtı olmayan suçlama. "Allah kuru iftiradan korusun hepimizi!"
Kuru kalabalık: 1. Yararsız kırık dökük eşya. 2. Hiçbir işe yaramayan insan topluluğu. "Bu kuru kalabalığa güvenip de sakın yola çıkma."
Kuru kuruya: Boşuna, boş yere.
Kuru sıkı: 1. Korkutmak amacıyla söylenen sözler, blöf. 2. Yalnız barutla sıkılanmış tüfek veya fişek dolgusu.
Kuş beyinli: Akılsız, aptal, ahmak.
Kuş kadar canı olmak: Küçük, cılız, zayıf, çelimsiz bir vücuda sahip olmak.
Kuş sütüyle beslemek: En pahalı, değerli az bulunur besinlerle yiyip içirmek.
Kuş uçmaz, kervan geçmez: Çok ıssız, sapa, kır, insanın uğramadığı yer. "Başını alıp kuş uçmaz kervan geçmez bir diyara gitti."
Kuş uçurmamak: Hiç kimsenin geçmesine, kaçmasına izin vermemek; imkân tanımamak, bunun için çok dikkatli davranmak. "Sıkı gözcülerdir, kuş uçurtmazlar, merak etme!"
Kuvvetten düşmek (kesilmek): Gücü iyice azalmak.
Kuyruğuna basmak: Birini tahrik etmek, incitip saldırmasına yol açmak.
Kuyruk sallamak: Yaltaklanmak, birisine yaranmak için yapmacık davranışlarda bulunup şirin görünmeye çalışmak. "Bütün gece boyunca şirket müdürüne kuyruk sallayıp durdu."
Kuyruklu yalan: İnsanın kanması için süslenmiş büyük yalan. "İnanmayın ona, söyledikleri kuyruklu yalandan başka bir şey değil!"
Kuyusunu kazmak: Birinin kötü duruma düşmesi, felakete uğraması, zarar görmesini sağlamak için zemin hazırlamak, tuzak kurmak. "Adamın kuyusunu kazıp da elinize ne geçecek."
L
Laçka olmak :
Eskimek,işe yaramaz halde olmak .
Laf (söz) altında kalmamak:
Bir münakaşa sırasında söylenen her dokunaklı söze karşılık vermek, söz altında ezilmemek.
Laf (söz) aramızda:
"Söyleyeceğim sözleri başka biri duymasın, bilmesin, konuştuklarımız aramızda kalsın" anlamında kullanılır.
Laf (söz) taşımak:
Aralarını açmak maksadıyla birinin bir kimse hakkında söylediği hoş olmayan sözlerini o kimseye ulaştırmak, söz getirip götürmek.
Laf (söz) yetiştirmek:
Bir söze karşılık vermekte gecikmemek, durmadan konuşmak.
Laf (söz) yok:
"Kusursuz, eksiksiz, eleştirilecek bir yanı dahi yok" anlamında kullanılır.
Laf altında kalmamak :
Karşısındakinin sözünün altında kalmamak .
Laf atmak:
1. Dokunaklı sözlerle sataşmak, uzaktan işittirmek. 2. Karşılıklı söyleşmek, konuşmak. 3. Sözle sarkıntılık etmek.
Laf ebesi :
Çok konuşan kimseler için kullanılır.
Laf ebesi:
Söyleyecek sözü bol olan, her söze karışan, herkese söz yetiştiren, çok konuşan.
Laf etmek:
1. Konuşmak. 2. Bir şeyi dedikodu konusu yapmak.
Laf işitmek:
Birisi tarafından paylanmak, azarlanmak.
Laf olsun diye:
Rastgele, belli bir amaç gütmeden.
Lafa boğmak:
Birinin söz söylemesine fırsat vermeyip meseleyi gereksiz ve boş sözlerle anlaşılmaz kılmak, gürültüye getirip uzatmak.
Lafa tutmak:
Birini konuşarak, gereksiz meseleler anlatarak işinden alıkoymak.
Lafı (sözü) ağzına tıkamak:
Birinin sözünü bitirmesine fırsat vermemek, onu susmak zorunda bırakmak, konuşmasını önlemek.
Lafı (sözü) ağzında gevelemek:
Söylemek istediğini açık olarak bir türlü söyleyememek, şundan bundan bahsetmek.
Lafı (sözü) çevirmek:
Konuşmasının sakıncalı bir biçim aldığını fark edince söze başka bir yön vermek, başka konuya geçmek.
Lafı ağzında kalmak:
Söyleyeceğini söylemeye zaman bulamamak, konuşmasını bitirememek.
Lafını (sözünü) bilmek:
Tutarlı ve mantıklı konuşmak, sakıncalı olmayan ve birini kırmayan sözler söylemek, saygılı ve yerinde konuşmak.
Lafını (sözünü) etmek:
Bir şey üzerinde konuşmak.
Lahavle çekmek:
Sıkıntıyı, öfkeyi gidermek, sabır telkin etmek için "Lahavle" ile başlayan duayı okumak.
Lakke yapmak :
Başkasının hakkını çalmak .
Lala paşa eğlendirmek :
Nazik kişileri eğlendirmeye çalışmak .
Lamı cimi yok:
"Hiçbir bahane, itiraz, mazeret, duraksama, karşı gelme yok" anlamında kullanılır.
Leb demeden leblebiyi anlamak:
Daha sözün başında ne demek istediğini anlamak, anlayışlı ve kavrayışlı olmak.
Leke sıçratmak :
Bulandırmak.
Leke sürmek:
Suç yüklemek, birinin onurunu sarsacak biçimde iftirada bulunmak.
Leşini çıkarmak :
Kıyasıya dövmek .
Leşini çıkarmak:
Çok feci dövmek.
Leşini sermek:
Öldürmek.
Leyleği havada görmek :
Çok dolaşanlara söylenen söz.
Leyleğin yuvadan attığı yavru:
Yakınlarından ilgi görmeyen, çevresinin uzaklaştırdığı kimse.
Limoni tabiatlı :
Mızmız olan kişiler için söylenen söz.
Lodosa tutulmuş gibi bocalamak :
Ne yapacağını kestirememek .
Lök gibi oturmak:
Bir yere bütün ağırlığıyla çökmek, oturup kalmak.
Lokma ağzında büyümek:
Herhangi bir sebepten, acı ya da üzüntüden dolayı lokmasını yutamamak, yiyememek.
Lokman hekimin ye dediği :
Güzel ve tatlı yiyecek.
Lokmasını saymak:
Birinin ne kadar yediğine bakmak, çok yiyeceğinden korkmak.
Lügat paralamak :
Anlamını bilmediği halde,bilgiç konuşmak .
Lügat paralamak:
Anlaşılmaz, süslü, parlak, ağdalı, konuşma dilinde geçmeyen kelimelerle konuşmak.
Lülüye gelmek :
Aldanmak.
Lüpe konmak :
Değerli bir şeyi emek harcamadan ele geçirmek.
Lüpe konmak:
Değerli bir şeyi bedavadan, emek sarf etmeden ele geçirmek.
M
Maaşa geçmek:
Aylığa geçmek, çalıştığı yerden ücret almaya başlamak. “Maaşa geçtiği günün ertesinde onu işten çıkardılar.”
Madalyanın ters (öteki) yüzü:
Olumlu bir olay, iş ya da durumun düşünülmesi, hesaba katılması gereken olumsuz yönü.
Madik atmak:
Hile, düzen ve oyunla aldatmak; dolap çevirmek. “Ona kolay kolay kimse madik atamaz.”
Mahalleyi ayağa kaldırmak:
Bağırıp çağırarak, gürültü kopararak konu komşuyu rahatsız etmek, telaşlandırmak.
Mahkemelik olmak:
Kavga veya anlaşmazlık sonucu mahkemeye düşmek.
Mahşer gibi:
Çok kalabalık.
Mahşer midillisi:
Kısa boylu, fitneci kimse.
Makaraları koyvermek:
Kendini tutamayıp kahkahayla gülmeye başlamak, uzun uzun gülmek.
Makas almak:
Birinin yanağını orta parmakla gösterme parmağı arasında sıkmak.
Mal bulmuş mağribi gibi:
Büyük bir zenginliğe kavuşmuşcasına büyük sevinç ve coşku ile.
Mal etmek:
1. Bir malı hakkı olmadığı hâlde kendisininmiş gibi göstermek veya saymak. 2. Bir mala, bir değer karşılığında sahip olmak.
Malın gözü:
1. Aşağılık ve düzenci kimse. 2. İffetsiz. 3. İyi mal.
Mana çıkarmak:
Yanlış bir yargıya varmak, bir söz ya da hareketten kendine göre bir anlam çıkarmak.
Mana vermek:
Kendine göre bir yargıya varmak, yorumlamak.
Maneviyatı bozulmak:
Moral gücü sarsılmak, kendine güveni yitirmek, kendini güçsüz ve dirençsiz hissetmek.
Mantar gibi yerden bitmek:
Birdenbire ya da kendiliğinden ortaya çıkmak.
Maraza çıkarmak:
Anlaşmazlığa yol açacak işler yapmak, kavgaya yol açmak.
Mart içeri pire dışarı:
Birbirinden hoşlanmayan iki kişiden biri gelince ötekinin dışarı çıkışını anlatmak için kullanılır.v
Martaval atmak:
İnanılmayacak şeyler uydurmak, yalan söylemek.
Masal okumak:
İnandırıcı olmayan, oyalayıcı ve avutucu sözler söylemek.
Maşallahı var:
Bir şey ya da kimsenin iyi durumda olduğunu anlatmak için kullanılır.
Maşası olmak:
Sakıncalı bir işte, biri tarafından araç olarak kullanılmak.
Maskara olmak:
Gülünç hallere düşmek, alay konusu olmak.
Maskesi düşmek:
Gerçek yüzü, kimliği, niteliği ortaya çıkmak.
Masrafa girmek:
Çok para harcamak.
Masrafı çekmek:
Bir iş için gereken parayı ödemek, gideri karşılamak.
Mat etmek:
1. Satranç oyununda yenmek. 2. Bir tartışmada, karşı tarafı söz söyleyemeyecek duruma getirmek.
Matrak geçmek:
Alay etmek, karşısındakiyle eğlenmek, dalga geçmek.
Maval okumak:
Tutarlı, inandırıcı olmayan, yalan sözler söylemek.
Mayası bozuk:
Karaktersiz, kötü yaradılışlı, aşağılık (kişi).
Maymun iştahlı:
Kararsız, hevesi çabuk geçen; bugün şunu yarın ötekini beğenen.
Mekik dokumak:
İki yer arasında durmadan gidip gelmek.
Mendil açmak:
Dilenmek.
Merak etmek:
1. Kaygılanmak. 2. Öğrenmek, anlamak isteği taşımak.
Merhabası olmak:
Birisiyle selamlaşacak kadar tanışıklığı, yakınlığı bulunmak.
Merhabayı kesmek:
Biriyle ilgiyi kesmek, arkadaşlığa son vermek.
Mesele çıkarmak:
Üzüntü verecek, içinden zor çıkılacak, bir anlaşmazlığa sebep olacak bir durum oluşturmak.
Mesken tutmak:
Yerleşmek.
Meteliğe kurşun atmak:
Parasız pulsuz kalmak, hiç parası olmamak.
Metelik vermemek:
Değer vermemek, umursamamak, aldırış etmemek.
Mevki sahibi olmak:
Yüksek bir görevde, bir işte önemli bir aşamada bulunmak.
Meydan okumak:
Kavga ya da yarışmaya çağırmak, korkmadığını ve çekinmediğini açıkça bildirmek.
Meydan vermemek:
Olumsuz bir olay ya da durumun gerçekleşmesine imkan ve zaman vermemek, engel olmak.
Meydana çıkmak:
1. Görünmek. 2. Belli olmak. 3. Yetişmek, büyümek, olmak.
Meydana gelmek:
1. Olmak, oluşmak, vücut bulmak. 2. Ortaya çıkmak.
Meydanı boş bulmak:
Kendisine mani olacak kimse bulunmadığı için aşırı davranışlarda bulunmak, bir şeyden çekinmemek.
Mezar kaçkını:
Çok zayıf, bitkin, güçsüz düşmüş kişi.
Mezhebi geniş:
Namus konusunda gerekli olan titizliği göstermeyen, kadın-erkek ilişkilerinde dini kaidelere aldırış etmeyen, iffetsizliğe meydan veren, geniş davranan.
Mide bulandırmak:
1. Kusacak bir duruma getirmek. 2. Kuşkulandırmak.
Midesi bulanmak:
1. Kusacak gibi olmak. 2. İğrenmek, tiksinmek. 3. Kuşkulanmak.
Mideye oturmak:
Yenilen bir şeyin sindirim zorluğu vermesi.
Mihenk (taşı):
Birinin değerini, ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt.
Mim koymak:
1. (Bir şey) unutulmaması için işaret koymak. 2. Önemli bularak üstünde durmak, dikkate almak, önemli şeyler arasında saymak.
Minnet etmek:
Boyun eğmek, yalvarmak.
Mırın kırın etmek:
Bir isteği yerine getirmemek için çeşitli bahaneler ileri sürüp nazlanmak.
Mızıkçılık etmek:
Bir oyunu ya da birlikte yapılan bir işi çeşitli bahaneler ileri sürerek bozmaya çalışmak, razı olmamak.
Moda olmak:
Yaygın duruma gelmek, gözde olmak, beğenilir ve arzu edilir olduğu için yapılır olmak.
Modası geçmek:
Yaygın olmaktan çıkmak, önemini yitirmek.
Mola vermek:
Bir süre ara vermek; uzun süren yolculuğun, çalışmanın, yürüyüşün yorucu etkisini atmak için bir süre dinlenmek.
Muhallebi çocuğu:
Nazlı, el bebek gül bebek büyütülmüş, dayanıksız, narin kimse.
Mukabelede bulunmak:
Karşılık vermek.
Mum (gibi) olmak:
1. Yaramazlığı, hırçınlığı, uyumsuzluğu bırakıp yola gelmek. 2. Razı olmak.
Mümkün mertebe:
Olabildiğince, yapabildiği kadar.
Mumla aramak:
Çok istek ve özlemle aramak
Muradına ermek:
Dileği gerçekleşmek, çok istediği şeye kavuşmak.
Mürekkebi kurumadan bozmak:
Bir kararı, sözleşmeyi, anlaşmayı yazılmasından kısa bir süre sonra bozmak.
Mürekkebi kurumadan:
Bir şeyin yazılmasından çok kısa bir süre sonra.
Mürekkep yalamış:
Az çok öğrenim görmüş, okuyup yazmış, belli bir kültüre sahip olmuş kimse.
Mürüvvetini görmek (anne, baba için):
1. Özellikle evladının evlendiğini, çoluk çocuk sahibi olduğunu görmek. 2. Çocuklarının sevinçli günlerini görerek mutluluk duymak.
N
Nabza göre şerbet vermek:
Birinin hoşuna gidecek, eğilimlerine cevap verecek biçimde davranmak.
Nabzını yoklamak:
Eğilimini, niyetini, düşüncelerini, arzularını anlamaya çalışmak.
Nalıncı keseri gibi kendine yontmak:
Hemen her işte kendi çıkarını düşünerek hareket etmek.
Nam almak:
Tanınmak, ünü her yerde duyulmak.
Namı nişanı kalmamak :
Yok olmak,unutulmak .
Namus belası:
Namusunu, şerefini, itibarını korumak için katlanılan sıkıntılı durum, kabullenilen zarar ziyan.
Nane molla:
1. Dirençsiz, güçsüz kimse. 2. Çok sık hastalanan, sağlıksız kimse. 3. Üşengeç, bir iş yapmaktan kaçınan.
Nara atmak:
Yüksek bir sesle haykırmak, kabadayıca bağırmak.
Nargile suyu :
Tatsız içeçek.
Nato kafa nato mermer:
"Söz anlamaz, söz dinlemez taş gibi kafa" anlamında kullanılır.
Naza çekmek:
Kendini ağır satmak, bir isteği yerine getirmekte yapmacıklı davranışlarla isteksiz gibi davranmak.
Nazı geçmek :
İsteği geri çevrilmeyen kimse.
Nazı geçmek:
İstediklerini yaptıracak kadar hatırı sayılır olmak.
Ne akar ne kokar:
Kimseye ne faydası ne de zararı dokunan pısırık, çekingen kimseler için kullanılır.
Ne ala memleket :
Uygunsuz yapılan işleri kınamak için söylenir.
Ne çare:
Çaresi yok, elden bir şey gelmez.
Ne çıkar:
1. Ne zararı var? 2. Bir sonuç vermez. 3. Ne fayda, ne zarar umulur.
Ne dese beğenirsin?:
"Nasıl, beklenmeyen bir söz söyledi biliyor musun?" anlamında kullanılır.
Ne fayda:
Artık neye yarar.
Ne güne duruyor?:
"Şimdi yapmazsa, ne zaman yapacak" anlamında kullanılır.
Ne günlere kaldık!:
"Eskiden daha iyiydi, zaman değişti, düzen ve usuller başkalaştı, çok kötü günler geçiriyoruz" anlamında kullanılır.
Ne hâli varsa görsün!:
Uyarılara, öğütlere kulak asmayan insanlar için "ne yaparsa yapsın, beni ilgilendirmiyor" anlamında kullanılır.
Ne idiği belirsiz:
Ne olduğu, niteliği, soyu sopu, nereli olduğu bilinmeyen.
Ne mal olduğunu anlamak:
Asıl niteliğini, işe yaramaz oluşunu, kötü niyet beslediğini anlamak.
Ne mene:
Ne türlü, nasıl, ne çeşit?
Ne od var ne ocak:
Aşırı yoksulluğu, geçim darlığını anlatmak için kullanılır.
Ne oldum delisi olmak:
Beklemediği bir duruma yükselip şımarmak, ölçüsüz hareketler yapmak.
Ne olur ne olmaz:
Her ihtimale karşı, ne olacağı belli değil.
Ne pahasına olursa olsun:
Her türlü sıkıntı ve tehlikeyi göze alarak, ne kadar büyük fedakârlık isterse istesin.
Ne şiş yansın ne kebap:
"İki taraf da korunsun, gücendirilmesin, ikisinin de zarar görmeyeceği bir yol bulunsun" anlamında kullanılır.
Ne tadı var ne tuzu:
Hoşa gidecek, zevk alınacak, beğenilecek bir şey değil.
Ne yardan geçer ne serden:
İstediği şey fedakârlığı gerektirdiği hâlde, fedakârlığa yanaşmayan ama istediğinden de vazgeçmeyen kimseler için kullanılır.
Ne yer ne yedirir:
Kimsenin yararlanmasını istemez, kendi de yararlanmaz.
Ne yüzle :
Ne cesaretle anlamında.
Neci oluyor :
Ne karışıyorsun anlamında.
Neden sonra:
Bir süre geçince, her şey olup bittikten sonra, çok zaman sonra.
Nefes aldırmamak:
Dinlenmesine fırsat vermemek, sıkıştırmak, rahat bırakmamak.
Nefes nefese gelmek:
Koşarak, sık sık soluyarak, heyecanlı ve yorulmuş bir şekilde (gelmek).
Nefes tüketmek:
Bir şeyi anlatmaktan çok yorulmak.
Nefesi kesilmek (tıkanmak):
Güç soluk alacak duruma gelmek veya soluğu büsbütün durmak.
Nefsine yedirememek :
Bir şeyi hazmedememek, kabul etmemek .
Nefsine yedirememek:
Kendine yakıştıramamak, o şeyi yapmayı kendisi için onur kırıcı, ağır bulmak.
Nefsini körletmek:
Birtakım yollarla iştah duygusunu dindirmek.
Nefsini yenmek:
Arzularının, ihtiraslarının önüne geçebilmek.
Nerede akşam orada sabah:
"Gece kalacağı bir yeri yok, neresi rast gelirse orada kalıp yatar" anlamında kullanılır.
Nereden nereye:
1. Uzak, dolaylı bir ilişki ile. 2. Şaşılacak şey, olacak gibi değil!
Nevri dönmek :
Çok sinirlenmek ve bunun yüzünden belli olması.
Nevri dönmek:
Çok öfkelenmek, sinirlenip kızmak ve bu sebeple rengi değişmek.
Neye uğradığını bilememek:
Beklenmedik bir durumla karşılaşıp hiçbir şey yapamamak, şaşırıp kalmak.
Nispet vermek :
Onu üzecek şekilde gösteriş yapmak.
Niyet etmek:
Bir şeyi yapmayı zihninde tasarlamak, düşünmek.
Niyeti bozuk:
Kötü bir davranışta bulunması beklenen, kötülük düşündüğü sezilen.
Noktası noktasına :
Tastamam,tamamen anlamında.
Noktası noktasına:
Tastamam, eksiksiz, tamamen, birbiriyle tıpatıp aynı.
Not düşmek:
Yazılı metnin bulunduğu sayfanın bir köşesine, konuyla ilgili birkaç cümle yazmak.
Notunu vermek:
Kıymetini tespit etmek, ne nitelikte bir kişi olduğu konusunda kanıya varmak.
Nuh der peygamber demez:
Son derece inatçıdır, düşüncelerini bir türlü değiştirmez, söylediklerinde ve inançlarında direnir.
Nuh gemisi :
Her çeşit insanın toplandığı yer anlamında.
Nuh Nebi'den kalma:
Çok eski modası geçmiş, köhnemiş (eşya, bina). "Nuh Nebi'den kalma bir koltukta oturuyordu."
Nuh nebiden kalma :
Çok eskiden kalma.
Numara yapmak:
Bir hareketi yalandan yapmak, bir şeyi gerçekmiş gibi söyleyerek karşısındakini aldatmak.
Nur topu:
Gürbüz, sağlıklı, çok güzel ve temiz çocuklar için söylenir.
Nur yüzlü :
Temiz yüzlü kimse.
Nutku tutulmak :
Üzüntüden ve korkudan konuşamamak.
Nutku tutulmak:
Korkudan, üzüntüden, heyecandan konuşamaz olmak.
O
O bir düşeş :
Talih sonucu ele geçirilmiştir anlamında.
O gün bugün :
O gündenberi.
O tarakta bezi olmamak :
İlişkisi olmamak anlamında.
O tarakta bezi olmamak:
Bir şeyle, bir işle ilişiği bulunmamak, o şeyle ilgilenmemek.
Ö
Öbür (öteki) dünya:
Ahiret, insanların öldükten sonra gidecekleri ve ebedî olarak kalacakları âlem.
Öbür dünyayı boylamak :
Ölmek.
Öç almak:
Yapılan bir kötülüğün acısını aynı derecede bir kötülük yaparak çıkarmak.
O
Ocağına düşmek:
Birine yardım etmesi için yalvarmak, koruması için sığınmak.
Ocağına incir dikmek:
Birinin evini barkını dağıtmak, düzenini alt üst etmek, yuvasını yıkıp toparlanamaz hâle getirmek.
Ocağını söndürmek:
Ailenin dağılmasına sebep olmak, çoluk çocuğunu yok etmek.
Ö
Ödü patlamak:
Ani bir olay sebebiyle çok korkmak.
Öfke topuğa çıkmak :
Çok öfkelenmek.
O
Oğul balı:
1. Evlât, evlâdın ana babaya yansıyan geliri. 2. Oğul arılarının yaptığı bal.
Oğul vermek:
Oğul arılarının bir bölüğü kovandan ayrılıp başka bir kovana gitmek, yeni bir oğul arısı topluluğu meydana getirmek.
Oh demek : Rahat etmek
Rahat etmek.
Ok gibi ciğerine işledi :
Yapılan bir hareketin çok üzmesi anlamında.
Ok yaydan çıkmak:
Geri dönülemeyecek bir iş yapmak, söz söylemek ya da bir harekette bulunmak.
Ok yaydan çıktı :
Vazgeçemeyecek bir iş yapmak.
Okka çekmek:
Hacminden daha fazla ağır gelmek.
Okkalı kahve:
Bol kahve ile yapılmış ve büyük fincana konmuş kahve.
Okkanın altına girmek:
Haksız yere eziyet çekmek, zarar ve ceza görmek.
Ö
Öksüz babası :
Öksüz ve yoksulları koruyan adam.
Öküz boyunduruğa bakar gibi bakmak :
İstemeden ,mecburen bakmak anlamında.
Öküz öldü, ortaklık bozuldu:
Aradaki yakınlık dayanağı kalktı, yakınlık da kalmadı.
Öküzün altında buzağı aramak:
Kimi sebepler, bahaneler uydurarak suç ve suçlu bulma çabasında olmak.
O
Olan biten:
Olup geçenler, olanların hepsi, meydana gelenler.
Ö
Ölçüsünü bildirmek :
Haddini bildirmek, cezasını vermek.
Ölçüyü kaçırmak:
Uygun derecenin üstüne çıkmak, aşırı gitmek.
O
Oldu bittiye getirmek:
Emrivaki yapmak, geri dönülmesi güç ve imkânsız bir durum oluşturmak.
Oldu olacak kırıldı nacak:
"Olanlar oldu, iş işten geçti, olanlar geri dönülemeyecek bir durum aldı, bunu kabul etmek gerek" anlamında kullanılır.
Oldum bittim (veya oldum olası):
Başından beri, öteden beri, ilk zamandan beri, kendimi bildiğimden beri.
Olmayacak duaya amin demek:
Sonuç vermeyecek bir işle uğraşmak ya da buna destek vermek.
Ö
Ölme eşeğim ölme (yaza yonca bitecek):
Umutsuz bir bekleyişi anlatmak için kullanılır.
Ölmek var, dönmek yok:
"Neye mal olursa olsun, iş sonuna kadar götürülecektir, yapılmasından kaçınılmayacaktır" anlamında kullanılır.
O
Olmuş armut gibi eline geçmek :
Kolaylıkla ve yorulmadan elde etmek.
Ö
Ölü fiyatına:
Yok pahasına, değerinden çok ucuza, az bir para ile.
Ölü mevsim:
İşin veya alışverişin az olduğu, durgun geçtiği zaman dilimi.
Ölüm Allah`ın emri:
1. Herkes ölecek, ölüm mukadderdir. 2. Kesin karar verme durumunda kullanılır.
Ölümü göze almak:
Yaptığı iş uğruna ölmekten korkmamak, yürekli davranmak.
Ölümüne susamak:
Yapmakta olduğu tehlikeli işte ölümü kendi üzerine çekecek davranışta bulunmak.
Ölüp ölüp dirilmek:
1. Çok ağır bir hastalıktan kurtulmak. 2. Ard arda gelen sıkıntılı, acı veren durumlara düşmek.
Ölür müsün, öldürür müsün?:
"Öyle ters bir iş yaptı ki ona mı ceza vermeliyim kendime mi?" anlamında kullanılır.
O
Olur olmaz:
1. Meydana gelmesinden hemen sonra. 2. Rast gele, sıradan. 3. Gerekli gereksiz, yerli yersiz, önemli önemsiz durumu gözetilmeden yapılan (iş) ya da söylenen (söz).
Oluruna bırakmak:
Bir işin yapılabildiği, olabildiği kadarıyla yetinmek, müdahale etmeden bekleyip sonucuna ne olursa olsun razı olmak.
Ö
Ömrü billah:
Hiçbir zaman, ya da şimdiye kadar.
Ömrü vefa etmemek:
Bir şeye kavuşamadan, bir sonuca ulaşamadan ölmek.
Ömrüne bereket:
"Var ol, sağ ol, ömrün uzun olsun" anlamında kullanılır.
Ömür adam :
Sohbetinden hoşlanılan kişi anlamında.
Ömür adam:
Beğenilen, çok hoşa giden, değişik düşünceleri olan adam.
Ömür çürütmek:
Uzun süre bir şey için emek vermiş olmak, ya da boşuna zaman harcamış olmak.
Ömür sürmek:
İyi ve rahat yaşamış olmak.
Ömür törpüsü:
İnsanı yıpratan, yoran, sıkıntıya sokan, uzun ve yorucu iş.
O
Omuz omuza:
1. Birbirine destek vererek, dayanışarak. 2. Yan yana, çok sıkışık.
Omuz silkmek:
Aldırmamak, önem vermemek, benimsememek.
Ö
Ön ayak olmak:
Bir işin yapılmasında ilk başlayan olup herkesi arkasından sürüklemek.
O
On parmağında on kara:
İnsanlara leke sürmeyi, kara çalmayı, iftira atmayı huy edinmiş (kimse).
On parmağında on marifet:
Çok hünerli, becerikli, ustalığı çok, elinden her iş gelir.
Ö
Öne düşmek:
1. Önderlik ya da kılavuzluk etmek. 2. En önde yürümek.
O
Onun ipiyle kuyuya inilmez :
Güven olmaz anlamında.
Ö
Önüne gelen:
Olur olmaz kimse, herkes, karşısına çıkan.
Önünü almak :
Durdurmak.
O
Onuruna dokunmak:
Onurunu, haysiyetini incitmek.
Ö
Öp babanın elini :
Sürpriz bir durum karşısında yaşanan şaşkınlığı anlatmak için kullanılır.
Öpüp başına koymak:
Bir şeyi minnetle karşılamak, seve seve kabul etmek.
O
Oralarda (oralı) olmamak:
Anlamamış, sezmemiş gibi davranmak.
Oralı olmamak :
Önemsememek.
Orta hâlli:
Ne zengin ne yoksul, ne iyi ne kötü, ne çirkin ne güzel.
Orta malı:
1. Herkesin yararlandığı (şey). 2. Her isteyenle ilişkide bulunan.
Ortada kalmak:
1. Yersiz yurtsuz kalmak, barınacak yer bulamamak. 2. İki şey arasında kalmak. 3. (Bir şeyi) kimse üzerine almamak.
Ortadan kalkmak:
1. Görünmez, bulunmaz olmak. 2. Yok olmak.
Ortadan kaybolmak:
Nereye gittiği bilinmemek, sezdirmeden gitmek, görünmez hâle gelmek.
Ortalığı birbirine katmak:
Kargaşa çıkarmak, herkesi birbirine düşürmek.
Ortalık düzelmek:
Tedirginlik kalmamak, toplum içindeki karışıklık yok olmak.
Ortalık karışmak:
Kargaşa çıkmak, toplumda düzensizlik baş göstermek.
Ortaya dökmek:
1. Gizli olan ne varsa açıklamak. 2. Çıkarıp göstermek.
Ö
Örtbas etmek:
Kötü bir durumu gizlemek, yayılmasını önlemek.
Örümcek kafalı :
Eski kafalı ve yeniliklere uyum gösteremeyen anlamında.
Örümcek kafalı:
Geri düşünceli, yenilikleri kolay kabul etmeyen (kimse).
O
Ot yoldurmak:
Çok güçlük çıkarmak, zor bir iş gördürmek, çok uğraştırmak.
Ö
Öteden beri:
Oldukça uzun zamandan beri, eskiden beri.
Ötesi çıkmaz sokak:
"Takip edilen yol yanlıştır, bu yolla bir yere gidilemez, sonuç alınamaz, bir yere kadar gidilir ama daha fazla gidilemez" anlamında kullanılır.
Öve öve göklere çıkarmak :
Çok övmek.
O
Oy birliği:
Bir toplantıya katılan, bir meseleyi konuşan kimselerin aynı düşüncede olup aynı yönde oy kullanmaları.
Oya koymak:
Bir işin sonucunu belirlemek üzere oy verilmesini istemek, oylama yoluyla bir topluluğun görüşünü almak.
Ö
Öyle başa böyle tarak :
Alakasız durumları belirtmek için kullanılır.
O
Oyun etmek :
Hile yapmak, aldatmak.
Oyun etmek:
Aldatmak, kurnazlıkla birini tuzağa düşürmek.
Oyuna gelmek:
Aldatılmak, tuzağa düşürülmek.
Oyunbozanlık etmek:
Mızıkçılık etmek, birlikte yapılması gereken işten tek taraflı vazgeçmek.
Oyunun sakalı bitmek :
Bitmiþ olayları anlatan bu deyim genellikle Karagöz oyunlarının sonunda kullanılır.
Ö
Özenip bezenmek:
Çok özen gösterip titizlikle, ayrıntılarına varıncaya değin ele almak.
Özrü kabahatinden büyük:
Bir kabahat için özür dilerken daha büyük bir kabahat işleyen kimse için söylenir.
Özü sözü bir :
Verdiği sözleri tutan, dürüst kimse.
Özü sözü bir:
Düşünceleri, söyledikleri ve yaptıkları bir olan, ne düşünüyorsa onu söyleyen, içi dışı bir olan kimse.
Özür dilemek:
1. Yaptığı bir yanlıştan ötürü affedilmesini istemek. 2. Özrünü ileri sürerek yapılması kendinden istenen işi yapmamak, bundan bağışlanmasını istemek.
P
Pabuç bırakmamak:
Yılmamak, korkmayıp yapacağından vazgeçmemek.
Pabuç pahalı:
Girişilen işin tehlikeli olduğunu anlatmak için kullanılır.
Pabucu dama atılmak:
Kendisinden üstün birinin çıkmasıyla gözden düşmek, değer ve itibarını kaybetmek.
Pabucuna kum dolmak :
Engelle karşılaşmak.
Pabucunu ters giydirmek:
Güç bir duruma düşürerek telaşlandırmak, bu telaşla kaçmasına sebep olmak.
Paçaları sıvamak :
Hazırlanmak anlamında.
Paçaları sıvamak:
Bir işi yapmak için hazırlanmak.
Paçası düşük:
Giyimine, kılık kıyafetine pek dikkat etmeyen.
Paçavrasını çıkarmak:
Çok hırpalamak, sağlam yerini koymamak, işe yaramaz bir duruma getirmek.
Paçayı kaptırmak:
1. Yakalanmak, ele geçmek. 2. Giriştiği işten vazgeçmek istediği halde kendini kurtaramamak. 3. Dilediği gibi davranamamak.
Paçayı kurtarmak:
Bir ilişkiden veya önce girişip sonra pişman olduğu bir işten yakasını sıyırmak.
Paha biçilmez:
Çok pahalı, kıymeti ölçülemeyecek kadar yüksek.
Paha biçmek :
Değerini ölçmek.
Pahalıya mal olmak:
Kolay elde edilememek; para, özveri ve emek gerektirmek; zarara ve sıkıntıya yol açmak.
Palas pandıras:
Acele olarak, hazırlanmaya zaman bulamadan.
Palavra atmak:
Abartarak söylemek, yalan söylemek, olmayacak şeylerden söz etmek.
Paldır küldür:
1. Büyük bir gürültü ile. 2. Ansızın ve kurallara uymaksızın.
Pamuk ipliği ile bağlamak:
Etkisi az sürecek, köksüz, geçici bir çözüm yolu bulmak.
Pancar kesilmek :
Mahcup olup kızarmak.
Paniğe kapılmak:
Çok korkmak, telâşa sürüklenmek.
Papara yemek:
Çok azarlanmak.
Paparayı yemek :
Paylanmak, azar işitmek.
Para babası: .
Çok zengin, parası bol olan
Para canlısı:
Parayı çok seven, paraya düşkün.
Para çekmek:
1. Banka veya benzeri bir yere yatırılmış parayı geri almak. 2. Bir kimseden çeşitli yollarla para sızdırmak.
Para dökmek:
Bir şey için çok para harcamak.
Para etmemek:
1. İşe yaramamak, etkili olmamak. 2. Değeri pahasına satılamamak.
Para kesmek:
1. Çok para kazanmak. 2. Devletin çok para basması.
Para sızdırmak:
Kandırarak, zorlayarak birinden para almak.
Para tutmak:
1. Parasını idareli harcayıp kalanını biriktirmek. 2. Satın alınan şeyin karşılığını para olarak hesaplamak.
Para yapmak:
Para kazanıp biriktirmek.
Para yedirmek:
İşini yaptırmak için birilerine kanunsuz, hak etmedikleri parayı vermek; rüşvet vermek.
Para yemek:
1. Çok para harcamak. 2. Rüşvet yemek, görevini kötüye kullanıp bir iş yapmak için birinden para almak.
Parasını sokağa atmak:
Değeri olmayan bir işe ya da mala para vermek.
Paraya çevirmek:
Bir malı verip yerine para almak.
Paraya kıymak:
Gereken yerde para harcamaktan kaçınmamak.
Paraya para dememek :
Kazancı bol olmak.
Paraya para dememek:
1. Çok para kazanmak. 2. Bol para harcamak. 3. Elde olan parayı az bulmak.
Parmağı ağzında kalmak:
Çok şaşırmak, hayrete düşmek.
Parmağına dolamak:
Bir konuyu her fırsatta, her yerde ele alıp konuşmak, o konu ile uğraşmak.
Parmağında oynatmak:
Birine her istediğini yaptırmak, onu kukla gibi kullanmak.
Parmağını bile oynatmamak:
Hiç tepki göstermemek, kayıtsız kalmak.
Parmak basmak:
1. Bir nokta üzerine dikkati ya da ilgiyi çekmek. 2. İmza yerine parmağını mürekkebe batırarak bir yere bastırmak.
Parmak hesabı:
1. Parmakları kullanmak suretiyle yapılan hesap. 2. Hece vezni.
Parmak ısırmak:
Büyük şaşkınlık duymak, hayrete düşmek.
Parmak kaldırmak:
1. Olumlu oy vermek için el kaldırmak. 2. Bir toplulukta söz istemek için işaret parmağını kaldırıp diğerlerini yumarak el kaldırmak .
Parmakla gösterilmek:
1. Bir şey az bulunmak. 2. Seçkin, ünlü olmak.
Parmaklarını yemek:
Bir yemeğin çok lezzetli olduğunu anlatmak için kullanılır.
Parsayı başkası toplamak:
Verilen emek karşılığını, emek veren değil, bir başkası almak.
Partiyi kaybetmek:
1. Biriyle çekiştiği bir konuda yenilmek. 2. Elde etmeye çalıştığı bir kazancı bir başkasına kaptırmak.
Pas geçmek:
Üzerinde durmamak, caymak, vazgeçmek, aldırış etmemek.
Pasaportunu vermek:
Kovmak, işten atmak.
Patentasının altına almak :
Egemenliği altına almak.
Patırtı çıkarmak:
Kavga, kargaşa, gürültü çıkarmak.
Patlak vermek:
Gizlenen ya da hoş karşılanmayan bir durum aniden ortaya çıkmak.
Pay biçmek:
Bir fikir elde edebilmek için, durumu bir şey ile kıyaslamak.
Pay çıkarmak:
Bir olay ya da davranıştan tecrübe kazanmak, hisse kapmak, tutulacak yolu belirlemek.
Paye vermek:
Adam yerine koymak, değer vermek.
Payidar olmak:
Kalmak, yok olmamak, yaşamak.
Payını almak:
1. Azarlanmak. 2. Kendine düşen kazanç miktarını almak.
Perdesi yırtık:
Ar damarı çatlamış, utanmaz, arlanmaz.
Pergelleri açmak:
Uzun adımlarla yürümeye başlamak.
Pes demek:
Mağlubiyeti kabul etmek, başkasının üstünlüğüne boyun eğmek.
Peşini bırakmamak:
Bir şeyi izlemekten vazgeçmemek.
Peşkeş çekmek :
Bir iş yaptırmak için kendine veya başkasına ait bir şeyi hediye etmek.
Peşkeş çekmek:
Kendisinin veya bir başkasının malını bir çıkar uğruna birisine uygunsuz olarak vermek.
Pestil gibi olmak :
Çok yorgun ve halsiz olmak.
Pestil gibi olmak:
Çok yorulmuş olmak; kımıldayamayacak kadar bitkin, güçsüz düşmek.
Pestilini çıkarmak:
1. Çok dövmek. 2. Çok çalıştırıp adamakıllı yormak. 3. İyice ezmek.
Peyda olmak:
Ortaya çıkmak, belirmek, oluşmak.
Pire için yorgan yakmak:
Önemsiz bir şey için kızıp daha büyük zarara yol açacak davranış içine girmek.
Pireyi deve yapmak:
Küçük, basit bir olayı büyütüp mesele yapmak, aşırı abartmak.
Pis pis düşünmek:
Karamsar, derin ve üzüntülü bir düşünceye dalmak.
Pis pis gülmek:
Birinin düştüğü kötü duruma öç alır gibi, arsız arsız gülmek.
Pişkinliğe vurmak:
Çıkarı için kötü bir davranışa veya söze aldırmamak.
Pişmiş aşa su katmak:
Yoluna girmiş, bitmek üzere olan bir işi bozmak ya da aksatmak.
Pişmiş aþa soğuk su katmak :
Yapılmakta olan bir işi bozmak.
Pişmiş kelle gibi sırıtmak:
Anlamsız, çirkin, yersiz, dişlerini göstererek gülmek.
Piyasaya düşmek :
1-Çok bulunur olmak. 2-Ortalı malı olmak.
Pılı pırtı :
Eski püskü,değersiz eşya.
Pılıyı pırtıyı toplamak:
Hemen bütün eşyalarını toplayarak bir yere gitmek üzere hazırlık yapmak.
Posasını çıkarmak:
1. Birini çok dövmek. 2. Bir kişi veya şeyi sonuna kadar sömürmek.
Post elden gitmek:
1. Öldürülmek. 2. Bulunduğu yüksek makamdan ayrılmak zorunda kalmak.
Post kavgası:
Bir makamı, işi ya da iktidarı ele geçirme çekişmesi.
Posta koymak:
Birini korkutmak, gözdağı vermek, tehdit etmek.
Postayı kesmek:
İlişkiyi kesmek, gidip gelişi sona erdirmek.
Pösteki saymak:
İçinden çıkılması zor ve anlamsız bir işle uğraşmak.
Postu kurtarmak:
Can tehlikesini atlatmak, öldürülme tehlikesi olan yerden kaçıp kurtulmak.
Postu sermek:
Kısa bir süre için gittiği yerde, saygısızca ve sorumsuzca uzun süre kalmak.
Pot kırmak:
Gaf yapmak, farkında olmayarak karşısındakini kıracak, incitecek söz söylemek.
Prangaya vurmak:
Zincire vurmak, ayağına pranga bağlamak.
Puan almak:
1. Spor karşılaşmalarında sayı kazanmak. 2. Bir test imtihanında herhangi bir puan elde etmek.
Puan tutturmak:
Gereken sayıda puan kazanmak.
Püf noktası:
Bir işin en ince, en önemli yeri.
Punduna getirmek:
Bir şeyi yapmak için uygun şartları elde etmek, fırsat kollamak.
Pupa yelken:
1. Alabildiğince, hiçbir şeye bağımlı olmadan. 2. Yelkenler, arkadan esen rüzgarla şişmiş olarak, tam yolla.
Püsküllü bela :
Kişinin başını derde sokan kişi veya durum.
Püsküllü belâ:
Kendisinden kurtulunması bir türlü mümkün olmayan, büyük sıkıntı, zarar veren kimse veya şey.
Pusu kurmak:
Birine saldırmak için, bir yere gizlenip beklemek.
Pusulayı şaşırmak:
1. Ne yapacağını bilemez duruma düşmek. 2. Doğru tutum ve davranıştan ayrılmak.
Pusuya düşmek:
Pusu kuran kimsenin saldırı alanı içine girmek.
Put gibi:
Kımıltısız, sessiz, anlamsız bir bakışla.
Put kesilmek :
Sessiz ve hareketsiz kalakalmak.
Put kesilmek:
Sessiz, kımıltısız bir durumda kalmak.
R
Rabbime emanet :
Herhangi bir şeyin, kimsenin korumasını Allah'a bırakılması.
Rafa kaldırmak (koymak):
Bir iş üzerinde artık durmamak, o işi kenara itmek, ihmal etmek.
Rafta kurabiye var ama size göre değil :
İşinize yaramaz anlamında.
Rahat durmamak:
Yaramazlık etmek, kımıldayıp durmak.
Rahat yüzü görmemek:
Huzur, bolluk, hiç rahatlık görmemek; sürekli sıkıntı, darlık içinde bulunmak.
Rahat yüzüne hasret kaldı :
Huzursuz olmak, rahat edememek.
Rahatına bakmak:
Hiçbir şeye aldırış etmeden rahatını sağlamaya çalışmak.
Rahatlık (rahat) batmak:
Rahat, iyi bir yerdeyken o yeri olmayacak nedenlerden ötürü terk eden insanlar için sitem biçiminde söylenir.
Rahmetli olmak:
Vefat etmek, ölmek.
Ramak kalmak:
"Bir şeyin olmasına çok az kalmak" anlamında kullanılır.
Ramazan keyfi :
Oruç tutanlardaki sinirlilik hali.
Rast gelmek:
1. Düşünmediği, beklemediği bir anda biriyle karşılaşmak. 2. Düşünmediği veya düşünülmediği hâlde payına düşmek.
Rast gitmek:
Bir iş istenilen biçimde gelişmek.
Rayına oturmak:
Bozulmuş, düzensiz hâle gelmiş bir işi yoluna koymak, iyi duruma getirmek.
Rekor kırmak:
Eski rekoru aşıp yeni, üstün bir sonuç elde etmek.
Rengi atmak :
Çok heyecanlanıp solmak,sararmak.
Rengi atmak:
1. Solmak. 2. Korku, heyecan sebebiyle benzi sararmak.
Rengi olmamak :
Silik olmak.
Renk senfonisi :
Birbiriyle uyuşan renkler bütünü.
Renk vermemek:
Bir konu ile ilgili duygularını, düşüncelerini belli etmemek; bildiği halde bilmez gibi görünmek.
Renkten renge girmek:
Heyecan, korku ve utanmadan dolayı yüzünün rengi değişmek, sıkılmak.
Resmiyete dökmek:
Bir iş veya duruma resmiyet kazandırmak, onu resmi kanallardan halletme yolunu seçmek.
Rest çekmek :
Kesinlikle kabul etmemek.
Rest çekmek:
1. Kesin tavır almak, herhangi bir konuda son sözü söylemek. 2. Bir oyunda önündeki paranın tümünü ortaya koymak.
Rızkını taştan çıkarmak :
En zor şartlarda bile geçimini sağlamak.
Rol oynamak:
1. Bir oyunda rol almak. 2. Bir işte önemli katkısı olmak, etkisi bulunmak.
Rota değiştirmek:
1. Takip edilen yoldan ayrılmak. 2. Tutumunu, tavrını değiştirmek, izlediği yoldan kopmak.
Rufailer karışır :
İşin karmakarışıklığı anlatılır.
Ruhu bile duymamak:
Anlamamak; hiçbir bilgisi, haberi bulunmamak; olan biteni sezememek.
Ruhu bile duymaz :
Yapılan bir işten hiç haberi olmaz anlamında
Ruhuna hitap etmek :
Herhangi bir şeyden çok etkilenmek.
Ruhunu teslim etmek:
Ölmek.
Rüya gibi :
Gelip geçici şeyleri anlatmak için kullanılır.
Rüyasında bile görememek:
Olacağını hiç aklına getirmemek, ihtimal vermemek.
Rüyasında görse hayra yormaz :
Olacağına ihtimal vermemek.
Rüzgar ekip fırtına biçmek :
Yapılan kötülüğe karşı daha büyük kötülüğe uğramak.
Rüzgar gelecek delikleri tıkamak :
Her türlü tedbiri almak.
Rüzgar gelecek delikleri tıkamak:
İstenmeyen bir duruma veya zarar gelebilecek bir gelişmeye karşı her türlü önlemi almak.
S
Saat gibi :
Düzgün çalışan işler için kullanılır.
Saat on bir buçuğu çalmak :
Yaşı çok ilerlemek.
Saati saatine uymamak: Bir kimsenin durumu, huyu sık sık değişir olmak. "Ona güvenemem, çünkü saati saatine uymaz."
Sabaha çıkamamak: Sabahtan önce ölmek, sabaha kadar yaşayamamak. "Hastanın durumu ağır, sabaha çıkacağını sanmıyorum."
Sabahı etmek (veya bulmak): Sabahlamak, bir sebeple sabaha kadar uyumamak, bir konu ile uğraşmak. "Köye varmamız sabahı bulacak."
Sabahın köründe: Çok erken, ortalık henüz ağarmadan, sabahın en erken vaktinde. "Sabahın köründen beri yoldayız."
Sabır taşı: Çok sabırlı kimse, türlü sıkıntılara katlanan. "Ben sabır taşı mıyım?"
Sabrı taşmak: Katlanamaz, dayanamaz, sabredemez olmak; tahammül gücü kalmamak. "Sabrımı taşırmadan çekip gidin buradan."
Saç ağartmak: Bir işte uzun zaman çalışıp emek vermiş olmak.
Saç saça baş başa: (Kadınlar) kıyasıya kavgaya tutuşmak, birbirlerini hırpalayarak kapışıp dövüşmek.
Saç sakal birbirlerine kırışmak: Üstü başı perişan, uzun süre saç ve sakal tıraşı olmamış, kendine çeki düzen vermemiş olmak. "Onu, saç sakal birbirine karışmış görünce bayağı canım sıkıldı."
Sacayak olmak :
Üç kişi bir araya gelip çok samimi olmak.
Saçı bitmedik (yetim): Doğalı çok olmamış, henüz yeni doğmuş çocuk (yetim). "Bu parada, saçı bitmedik yetimlerin de hakkı vardır."
Saçı uzun aklı kısa:
Düşüncesiz.
Saçına ak düşmek: Yaşlanmak, ihtiyarlamaya başlamak. "Bizim de saçımıza ak düştü."
Saçına başına bakmadan: İlerlemiş yaşına yakışmayacak biçimde davranan kimseler için kullanılır.
Saçını başını yolmak: 1. Birini çok fazla dövüp hırpalamak. 2. Çok üzülmek, üzüntüsünden dövünmek. "Sinirinden saçını başını yolmaya başladı."
Saçını süpürge etmek: (Kadın) çok büyük istekle çalışıp hizmet etmek, özveri ile birileri uğrana çalışmak. "Sizi okutabilmek için saçımı süpürge ettim."
Ş
Şad olmak: Sevinmek, mutlu olmak. "Seni gördük, şad olduk."
Şafak atmak :
Korkmak,şaşırmak.
Şafak atmak: Aniden önemli bir durumla karşı karşıya kaldığını anlamak, bu sebeple tedirgin olmak. "Onu yanımdan kovunca bende şafak attı."
Şafak sökmek: Güneşin doğmaya başlamasıyla gece karanlığının yavaş yavaş kaybolup ortalık aydınlanmaya başlamak. "Şafak sökmeye başlayınca yola çıkmaya karar verdiler."
S
Safra bastırmak: Açlığını yatıştırmak için az miktarda yemek yemek.
Sağ gözünü sol gözünden sakınmak: Çok kıskanmak, üzerine titremek.
Sağa sola bakmamak: Ortalığı kollamak, çevresi ile ilgilenmemek. "Sağa sola bakmadan yürüyordu."
Sağı solu (belli) olmamak: Bir durum karşısında nasıl davranacağı, ne tavır takınacağı belli olmamak. "Dikkatli olun, onun sağı solu belli olmaz."
Sağır sultan bile duydu: İşitmedik kimse kalmadı, hemen herkes işitti, duymayan kalmadı. "Haklarında çıkan dedikoduyu sağır sultan bile duydu ama siz duymadınız öyle mi?"
Sağlam ayakkabı değil :
Güven duyulmayacak,doğruluğu konusunda şüphe duyulur kimse.
Sağlam ayakkabı değil: Doğruluğuna, namusluluğuna güvenilmez; kişiliği kuşku veren. "O mu? Hiç de sağlam ayakkabı değil."
Sağlam kazığa bağlamak: Bir işin aksamadan yürümesini sağlayacak önlemleri alarak güvenilir bir duruma koymak.
Sağlık olsun: "Bir zarara uğradık ama önemli değil, üzülmeye değmez, canımız sağ olsun, kapatırız" anlamında kullanılır.
Sağmal inek: Kendisinden durmadan çıkar sağlanan, sömürülen, istismar edilen kimse.
Ş
Şaha kalkmak: 1. Atın ön ayaklarını yerden kesip arka ayakları üstünde yerde durması. 2. Coşmak, kükremek, baş kaldırmak. "Azgın at şaha kalkarak binicisini sırtından yere attı."
S
Sahip çıkmak: 1. Birini ilgilenip korumak. 2. Bir şeyin kendisine ait olduğunu söylemek. "Şu kimsesize sahip çıkalım."
Ş
Şaka gibi gelmek: Bir türlü inanamamak. "Bütün olup bitenler şaka gibi geliyordu onlara."
Şaka götürmemek: 1. Şakadan hoşlanmamak. 2. Bir iş ya da durum dikkatsizliğe, önemsenmemeye gelmemek. "Bu iş şaka götürmez beyler, dikkat edin!"
Şaka kaldırmak: Kendisine yapılan şakalara katlanmak, dayanmak.
Şaka maka (derken): "Ciddiye almıyor, ağırlığını duymuyor, gerektiği gibi önemsemiyorduk ama sonunda gerçekten önem vermemiz gerektiği ortaya çıktı" anlamında kullanılır.
S
Sakala soğan doğramak :
1-Aldatmak. 2-Hakaret etmek .
Sakalı ele vermek: Başkasının sözünden çıkmayacak bir duruma düşmek, birinin idaresine girmek.
Ş
Şakası yok: 1. Tehlikeli. 2. (O) hatır gönül tanımaz, gerekeni yapar, ciddi bakar olaya. "Şakası yok bu adamın, hemen buradan gidelim."
Şakaya getirmek: 1. Oldukça önemli, ciddi bir şeyi açıktan söylemeyip şaka yollu söylemek. 2. Önemli bir meseleyi şaka yaparak geçiştirmek. "İşi şakaya getirip unutturmaya kalkma emi!"
Şakaya vurmak: Ciddî bir söz ve davranışı şaka yoluyla geçiştirmek.
S
Sakız gibi yapışmak: Peşini bırakmamak, ayrılmamak, istediğini yaptırmaya çalışmak. "Sakız gibi yapıştı yakama, bırakmıyor ki gideyim!"
Salkım saçak: Dağınık, düzensiz bir durumda; parçası bir yana ayrılmış.
Sallantıda kalmak: Bir çözüme bağlanamamak, nasıl olacağı bilinmeden öylece kalmak. "İşler sallantıda kaldı; bu, bizi biraz düşündürüyor."
Saltanat sürmek: 1. Bolluk, verimlilik içinde yaşamak. 2. Hükümdarlık etmek. "Üzülme, saltanatı çok sürmeyecek."
Saman altından su yürütmek: Hiç kimseye sezdirmeden iş çevirmek, ortalığı birbirine karıştırmak. "Saman altından su yürütenleri hiç sevmem."
Saman gibi :
Tatsız,tutsuz anlamında.
Ş
Şamar oğlanı: Herkesin hıncını aldığı, dövdüğü, çattığı, söylendiği kimse. "Yeter artık, şamar oğlanı olmaktan kurtar kendini!"
Şamata koparmak: Gürültü, patırtı yapmak.
Şapa oturmak :
Çaresiz kalmak.
Şapa oturmak: Güç bir duruma düşmek, çıkmaza girmek. "Şimdi şapa oturduk işte, yardım alacak kimse de yok ortalıkta."
S
Sarı çizmeli Mehmet Ağa: Kim olduğu, nerede oturduğu bilinmeyen kimse.
Sarmaş dolaş olmak: Birbirine sarılıp kucaklaşmak, birbirini iyice kucaklamak. "Anne oğul sarmaş dolaş oldular meydanda."
Sarpa sarmak: Bir iş, çözülmesi çok güç bir durum almak; zorluklar belirmek. "İşler iyice sarpa sardı, nasıl kurtulacağız bundan."
Ş
Şart koşmak: Bir işin yapılmasını önceden bir şarta bağlamak. "Para almadan, vermeyeceğini şart koş ona."
Şaşkın bakkal :
Hesabını şaşıran kimse.
S
Satıp savmak: Eldeki malı veya eşyaları yok pahasına satmak, ucuza satıp tüketmek. "Ne varsa satıp savacak, öyle gelecek."
Sayıp dökmek: Ne var ne yok hepsini söylemek, arka arkaya sıralamak. "Ne sözler sayıp döktü ama kimse anlamadı."
Sazına bülbül koymak :
Çok güzel saz çalmak.
Sebil etmek: Bolca vermek, dağıtmak.
Sedyelik olmak: Ayakta duramayacak hâle gelmek. "Adam bir vuruşta sedyelik oldu."
Sefalar getirdiniz :
Eskiden çok kullanılan hoş geldiniz sözü.
Seferber olmak: Bir işe eldeki tüm imkânları kullanarak girişmek. "Yanan evi söndürmek için herkes seferber oldu."
Sel önünden kütük kapmak :
Zor bir iş başarmak.
Selâm verip borçlu çıkmak: Küçük bir ilgi göstermek karşılığında hemen kendisine bir iş yüklenilmek.
Selamı sabahı kesmek: Dostluğu, arkadaşlığı, ahbaplığı kesmek, her türlü ilişkiye son vermek; selamına bile karşılık vermemek. "Onunla selamı sabahı kesmişsin diyorlar, doğru mu?"
Sen giderken ben geliyordum: "Ben bu oyunları senden daha iyi bilirim, ben daha tecrübeliyim, beni aldatamazsın." anlamında kullanılır.
Sen sağ ben selamet :
Yapacak bir şey kalmamak anlamında bir deyim.
Sen sağ ben selâmet: İş sonuçlandı, artık yapacak bir şey kalmadı. "Nihayet bütün mallar satıldı, bundan sonra sen sağ ben selâmet."
Senet vermek: 1. Yazılı, imzalı belge vermek. 2. "Bu işin böyle olduğuna inanmanı istiyorum" anlamında kullanılır.
Seninki (tatlı) can da benim ki (elinki) patlıcan mı?: "Senin canın kıymetli de benimki kıymetli değil mi?" anlamında kullanılır.
Senli benli olmak: Çok samimi, içten, teklifsiz biçimde olmak."O kadar senli benli olma yabancılarla."
Sepet havası çalmak: Birini işten çıkarmak, yol vermek, yanından uzaklaştırmak. "Demek bize de sepet havası çalacakmış, görürüz bakalım!"
Ser verip sır vermemek: Dürüst, güvenilir, ağzı sıkı olmak; ne kadar zorlanırsa zorlansın kimseye sırrını söylememek. "Bu ordunun ser verip sır vermeyen yiğitlere ihtiyacı vardır."
Sere serpe: Rahatça, sıkışık olmayarak, açılıp saçılarak, çekinmeden, serbestçe. "Yolda sere serpe yürürken korkunç bir ses duydum."
Ş
Şeref vermek: Onurlandırmak, yapıp ettikleriyle övünç kaynağı olmak.
Şerefini korumak: Onurunu, kişiliğini gözetmek.
S
Sermayeyi kediye yüklemek: Parasını yiyip bitirmek, işini ve parasını kaybetmek, batırmak. "Desene sermayeyi kediye yüklemişsin sen!"
Ses çıkarmamak: 1. İtiraz etmemek, hoş görerek karşı çıkmamak. 2. Hiç konuşmamak, susmak. "Kendisine söylenen o kötü sözlere nasıl ses çıkarmadı şaşıyorum."
Ses seda çıkmamak: 1. Hiçbir tepki görülmemek. 2. Haber çıkmamak. "Ses seda çıkmadı hiçbir komşudan."
Ses vermemek: 1. Herhangi bir sesi çıkarmamak. 2. Bir çağrıya kulak vermemek. "Adam evdeydi ama hiç ses vermedi."
Ş
Şeşi beş görmek :
İyi görmemek,yanılmak.
Şeşi beş görmek: Yanlış görmek, görüşünde aldanmak. "Şeşi beş gördüm herhalde."
S
Sesini kesmek: 1. Söylemekte iken susmak, bir şey söylemez olmak. 2. Bir kişiyi söylerken susturmak, artık söyletmemek. "Şunun sesini kesin, yoksa çıldıracağım!"
Ş
Şeyhin kerameti kendinden menkul: Çok büyük işler yaptığını belirtiyor ama bunu doğrulayacak ne kanıt ne de kimse var ortalıkta.
S
Seyirci kalmak: Bir olay karşısında hiç tepki göstermemek, işe karışmamak. "Öğrencilerin birbirine girmesine polis seyirci kalamazdı."
Ş
Şeytan çekici :
Sevimli ve akıllı çocuk.
Şeytan diyor ki :
İçinden zararlı bir şeyler yap diyen ses.
Şeytan diyor ki!: "İçimden şu kötü işi yap, doğru yoldan ayrıl eğilimi geçip duruyor" anlamında kullanılır. "Şeytan diyor ki git şunu bir güzel döv."
Şeytan dürtmek: Durup dururken uygunsuz, kötü bir davranışta bulunmak. "Güzel güzel oynarken arkadaşına vurup kaçtı, şeytan dürttü herhalde."
Şeytan görsün yüzünü: "Onunla hiç görüşmek, bir arada bulunmak istemiyorum" anlamında kullanılır.
Şeytan kulağına kurşun: İyi bir durumdan, işten gidişten söz ederken "Aman nazar değmesin, Allah kötülerin şerrinden korusun, şeytandan uzak bulundursun." anlamında kullanılır.
Şeytana uymak: Dinin emirleri dışına çıkmak, haram olan işlere bulaşmak, doğru yoldan ayrılmak. "Şeytana uyup da tekrar kumara başlayacak diye korkuyorum."
Şeytanın art bacağı: Çok afacan ve yaramaz (çocuk).
Şeytanın ayağını kırmak: 1. Aksiliği, uğursuzluğu yenmek. 2. Herhangi bir sebepten ötürü yapamadığı bir şey yapmak. "Haydi, şu şeytanın bacağını kır da bize gel."
Şeytanın yattığı yeri bilmek: Çok kurnaz ve açıkgöz olmak; bilinmesi, hatırlanması güç şeyleri bilmek; pek çok şeyden haberdar olmak. "O ne tilkidir bilemezsin, şeytanın yattığı yeri bile bilir."
Şifayı bulmak / kapmak: Hastalanmak. "Burnum akıyor, yine şifayı kapacağız desene."
Şifayı kapmak :
Hastalanmak.
S
Sil baştan: Yapılan işi beğenmeyerek yeniden yapmak.
Silip süpürmek: 1. Ortada ne varsa hepsini yemek. 2. Hepsini alıp götürmek, yok etmek. 3. Ortalığı temizlemek. "Evi çarçabuk silip süpürdüm."
Ş
Şimdiden tezi yok: Hemen, hiç durmadan, hiç vakit kaybetmeden. "Şimdiden tezi yok, ne yapılacaksa yapılmalıdır."
Şimşek gibi :
Büyük bir hızla.
Şimşekleri üzerine çekmek: Söz ve davranışlarıyla çevresindekileri kızdırmak; rahatsız etmek; sert eleştirilerine, saldırılarına hedef ve neden olmak. "Boşu boşuna şimşekleri üzerine çektin."
S
Sinek avlamak: Satış yapamamak, iş ve müşteri olmadığından boş oturmak, iş yapamaz olmak. "Sabahtan beri sinek avlayıp duruyoruz."
Sinekten yağ çıkarmak: Hemen her şeyden, olmayacak şeyden bile çıkar sağlamaya çalışmak; yarar ummak. "Öyle açıkgözdü ki sinekten bile yağ çıkarırdı."
Sineye çekmek: Bir zarara, hoş olmayan bir duruma, bir kötü söz veya davranışa ister istemez katlanmak. "Uzun yıllar kocasının geçimsizliğini, kabalığını sineye çekti durdu."
Sinirleri alt üst olmak: Haddinden fazla sinirlenmek; ne yapacağını şaşırmak, bilememek.
Sinirleri boşanmak: Kendini tutamayarak gülmek, ağlamak ya da bağırmak.
Sinirleri gergin olmak: En ufak bir olay çıktığı anda tepki gösterecek kadar sinirleri bozuk olmak. "Sinirleri çok gergin, üstüne varmayın."
Sinirleri yatışmak: Öfkesi veya kızgınlığı geçmek, sakinleşmek. "Çok şükür öfkesi yatıştı, şimdi konuşabilirsiniz."
Sinirlerini bozmak: Kızdırmak, öfkelendirmek.
Sipsivri kalmak: Tek başına, çaresiz ortada kalmak. "Sipsivri kalakalmıştım, ne yapacağımı bilmiyordum."
Ş
Şirazesinden çıkmak: Bozulmak, çığırından çıkmak, düzenini yitirmek.
S
Sivri akıllı: Kimsenin aklını beğenmeyen, düşünceleri kimseninkine benzemeyen, acayip fikirleri olan. "Hangi sivri akıllıya uydunuz da böyle yaptınız!"
Sıcağı sıcağına: Hemen, olayın üzerinden fazla zaman geçmeden, unutulmadan. "Sıcağı sıcağına gidip onları barıştırmayı düşündü."
Sıcak kanlı: Sevimli, cana yakın, sempatik. "Ne kadar sıcak kanlı bir çocuk."
Sıcak yüz göstermek: Yakınlık göstererek karşılamak. "Biraz sıcak yüz gösterseydin günaha mı girerdin?"
Sıdkı sıyrılmak: Birinden soğumuş olmak, tiksinmek. "Bir kez sıdkım sıyrıldı o adamdan."
Sıfıra sıfır, elde var sıfır: "Hiçbir şey elde edemedik, bütün çalışmalar boşa gitti" anlamında kullanılır.
Sıfırı tüketmek: 1. Elinde avucunda bir şey kalmamak, malı ve parayı bitirmek. 2. Gücü kalmamak. "Bu kadar düşüncesiz davranmasaydı sıfırı tüketmezdi."
Sık boğaz etmek: Bir şey yaptırmak için birini zorlamak, baskı altına almak. "Tamam yapacağız, sık boğaz edip durmayın."
Sıkı durmak: Güçlü, dayanıklı olmak; güçlü görünerek dikkatli bulunmak. "Sıkı dur, şut çekeceğim."
Sıkı fıkı: Çok samimi, birbirine çok bağlı, içten ve teklifsiz. "Onlar kadar sıkı fıkı insan görmedim."
Sıkı tutmak: Önem vermek. "İşleri sıkı tutmazsan böyle olur işte."
Sıkıntı basmak: Çok daralmak, sıkılmak, can sıkıntısı duymak, ruhen boşlukta olmak. "Otobüste beni bir sıkıntı bastı, dokunsalar patlayacaktım hani!"
Sıkıntı çekmek: 1. Zorluk, darlık ya da yoksulluk içinde yaşamak. 2. Ruhen tedirginlik duymak. "Hiç sıkıntı çekmedim desem yalan olur."
Sıkıntıya gelememek: Kendini dara düşürücü işlere dayanıklı olamamak, bu işleri yapma yeteneği bulunmamak.
Ş
Şıp diye geçmek: Ansızın, birdenbire geçmek.
S
Sır küpü: Çok şey bilen, çok şey bildiği hâlde kimseye söylemeyen.
Sır olmak: Aklın eremeyeceği biçimde ortadan kaybolmak.
Sırım gibi: İnce yapılı olmasına mukabil güçlü, dayanıklı. "Sırım gibi delikanlı olmuş."
Sırra kadem basmak: Bir kimse ortalıktan yok olmak. "Sırra kadem bastı adam!"
Sırtı kaşınmak: Söz ve davranışları ile dayak yemeyi hak etmiş bulunmak.
Sırtından geçinmek: Asalak yaşamak, birinin kesesinden sağlamak. "Yeter artık onun bunun sırtından geçindiğin, biraz da sen çalış çabala!"
Sırtını dayamak: 1. Güçlü bir yere veya birine güvenmek. 2. Bir yere dayanmak ya da yaslanmak. "Sırtını babasına dayamış atıp tutuyor, her dilediğini yapıyor."
Sırtını yere getirmek: 1. Üstün gelmek. 2. Güreşte rakibi sırt üstü yere yatırarak yenmek. "Onun sırtını kimse kolay kolay yere getiremez."
Sıtma görmemiş ses :
Gür ve kalın sesli.
Sıygaya çekmek: Sorgulamak, yapıp ettiklerinin hesabını sormak.
Soğuk almak: Üşüyüp hastalanmak. "Soğuk almışım, öksürüp duruyorum."
Soğuk duş etkisi yapmak: Ansızın bildirilen tatsız bir haber karşısında olumsuz bir tepki göstermek.
Soğuk kanlı: Serin kanlı, kolayca kızmayan, heyecana kapılmayan, telaş etmeyen. "Helal olsun, ne soğuk kanlı davrandı."
Soğuk nevale: Sevimsiz, söz ve davranışları sıcak olmayan, insanlardan uzak duran kimse.
Ş
Şöhreti afakı tutmak :
Herkes tarafından bilinir hale gelmek.
S
Sokağa düşmek: 1. Bir şey çoğalıp değerini yitirmek. 2. Kötü yola sapmak. "Kimsesiz olduğu için itilip kakıldı, sonunda sokağa düştü zavallı."
Sokak süpürgesi: Evinde oturmayıp çok gezen, sürtük kadın.
Sökün etmek: Bir şey çıkagelmek, art arda gelmek, birbiri ardından görünmek. "Göçmen kuşlar ufuktan sökün ettiler."
Solda sıfır (kalmak): "Hiçbir değeri ve önemi yok" anlamında kullanılır. "Senin yaptığın iş benimkinin yanında solda sıfır kalır."
Soluğu kesilmek: Nefes alamaz olmak, gücü tükenmek. "Bu yokuş soluğumuzu keseceğe benziyor."
Soluk aldırmamak: Çok sıkı çalıştırmak, dinlenmesine fırsat vermemek.
Soluk soluğa: Zor nefes alarak; heyecan, telaş, yorgunluk veya bitkinlikle; koşmaktan güçlükle, sık sık soluyarak. "Soluk soluğa içeri girdi."
Ş
Şom ağızlı :
Kötümser, olayları devamlı kötüye yoran kimse .
Şom ağızlı: Hemen her olayı kötüye yoran, kötü şeyler olacağını söyleyen, ileri sürdüğü ihtimallerin gerçekleşmesinden korkulan kimse. "Milleti korkutup durma, kapa şu şom ağzını da rahatlayalım."
S
Son kozunu oynamak: Elindeki son imkanı kullanmak, son çareye başvurmak.
Sonradan görme: Sonradan zenginleşerek gösteriş, kibarlık, övünme gibi davranışlarda bulunan. "Sonradan görme ne olacak!"
Sorguya çekmek: Bir kimseye yaptıklarından ötürü sorular sormak ve cevaplarını istemek. "Mahkûmu hemen sorguya çekmişler."
Ş
Şöyle bir bakmak :
1-Üstünkörü 2-İnceler gibi manalı bakmak.
Şöyle böyle: 1. Ne iyi ne kötü, orta derecede. 2. Hemen hemen, aşağı yukarı, yaklaşık olarak. "Şöyle böyle üç yıl oldu onunla görüşemedik."
S
Söyleye söyleye dilimde tüy bitti :
Çok öğüt verdiği halde sözü dinlenilmeyen insanların içinde bulunduğu durumu anlatır.
Soyup soğana çevirmek: 1. Her şeyini, varını yoğunu elinden almak. 2. (Hırsız) bir yeri ya da kişiyi iyice soymak. "Dükkânı soyup soğana çevirmişler."
Söz (laf) işitmek: Paylanmak, azarlanmak, biri kendisine darılmak. "Durup dururken babamdan söz işittik yine."
Söz açmak: Bir konu hakkında konuşmaya başlamak. "Toplantıda felsefeden söz açtı."
Söz altında kalmamak: Bir kimsenin kendisini inciten sözüne benzer şekilde cevap vermek. "Benim söz altında kalacağımı sanıyordu."
Söz ayağa düşmek: Bir konu, herkesin ağzına dökülmek, sorumsuz ve yetkisiz kimselerin düşünce bildirdikleri duruma gelmek.
Söz bir Allah bir: "Verdiğim sözü yerine getireceğim, ondan dönmeyeceğim; Cenab-ı Hakk'ın bir olduğunda şüphe yoktur; ona nasıl inanıyorsam, verdiğim sözün doğruluğuna da inanın" anlamında kullanılır.
Söz birliği etmek: Bir olayla ilgili olarak aynı şeyleri söylemek üzere anlaşmak, aynı görüşte olmak. "Onunla söz birliği mi ettiniz?"
Söz çıkmak: 1. Ortalıkta bir rivayet dolaşmak. 2. Hakkında dedikodu yapılır olmak. "Bir daha görüşmek istemiyorum, hakkımızda söz çıkacak diye korkuyorum."
Söz dinlemek: Verilen bir öğüdü, bir sözü tutmak, davranışlarını buna uydurmak. "Sözümü dinleseydin başına bunlar gelmezdi!"
Söz geçirmek: Dediğini yaptırmak. "Oğluna söz geçirdin mi ki bana karışıyorsun?"
Söz gelmek: Bir davranışından veya sözünden ötürü eleştiriye uğramak, kötülenmek, yakınları kendisine darılmak.
Söz götürmez: Gerçekliği, doğruluğu kesin ve açık olan; tersi savunulamayan. "Söz götürmez işler bunlar."
Söz kaldırmamak: Onu inciten, onuruna dokunan söze dayanamayıp karşılık verir olmak. "Bu sözleri kaldırmamı beklemiyordun herhalde?"
Söz kesmek: Evlenmek için anlaşıp kesin karar vermek. "Söz kesildi, iki ay sonra düğün olacak."
Söz sahibi olmak: Herhangi bir konuda konuşmaya yetkisi bulunmak. "Bu şirketin alım ve satımında söz sahibi olmadığımı da kim söylemiş?"
Sözde kalmak: Yapılması kararlaştırılmış bir iş gerçekleşmemek. "Sözde kalacaksa konuşmamızın bir anlamı yok."
Sözü (bir şeye) getirmek: Konuşurken asıl üzerinde durmak istediği meseleye üstü kapalı değinmek, bu konunun üzerinde konuşulmasını sağlamak. "Söylesene açıkça, sözü nereye getirmek istiyorsun?"
Sözü ağzında bırakmak: Söylemekte olduğu şeyi bitirmesine fırsat vermemek, engel olmak.
Sözü bağlamak: Konuştuklarını bir sonuca vardırmak, konuşmayı sonuçlandırmak. "Sözü bağlamasına az bir zaman kalmıştı ki bir gürültü koptu."
Sözü çiğnemek: Söyleyeceklerini açık ve kesin ortaya koyamamak, istediğini söyleyememek.
Sözü kesmek: 1. Söyleyeceklerini bitirmeden susmak. 2. Başkasının konuşmasına engel olmak. "Bir anda sözünü kesip kürsüden indi."
Sözüm meclisten dışarı: "Konuşmam arasında hoşunuza gitmeyecek, kaba olabilecek, ağza alınması doğru olmayan sözler kullanacağım ancak bunların sizinle ilgisi yoktur" anlamında kullanılır.
Sözüm ona: "Güya, sanki, sözde" anlamlarında kullanılır.
Sözünde durmak: Verdiği sözün gereğini yerine getirmek.
Sözünden çıkmamak: Birinin isteklerine, öğütlerine kulak vermek, o ne derse onu yapmak.
Sözüne gelmek: En sonunda karşı çıktığı kimsenin fikrini kabul etmek. "Demek sözüme geldin, o hâlde gidelim."
Sözünü balla kestim: "Sözünüzü kesmemi hoş görün; özür dilerim, sözünüzü kesmek zorunda kaldım" anlamında kullanılır.
Sözünü esirgememek: Ne düşünüyorsa söylemek, kimseden çekinmemek, karşısındakini kıracağım diye kaygılanmamak. "Ondan sözümü esirgeyecek değilim, tamam mı?"
Sözünü geri almak: Söylemiş olduğu sözün doğru olmadığını kabul ederek söylenmemiş sayılmasını istemek. "Sözünü geri al, yoksa karışmam!"
Sözünü tutmak: 1. Verdiği sözü yerine getirmek. 2. Birinin verdiği öğüde uymak. "Babanın sözünü tut, zararlı çıkmazsın."
Sözünü yabana atmamak: Bir kimsenin söylediklerine önem vermek. "Öğretmenin sözünü yabana atma sakın."
Sözünün eri olmak: Verdiği sözü ne pahasına olursa olsun yerine getiren bir kişi olmak. "Ona güvenin, o sözünün eri olan birisidir."
Su dökünmek: Yıkanmak. "Buz gibi havada bile su dökünmekten kaçınmaz."
Su gibi akmak: 1. Zamanın çok hızlı geçip gitmesi. 2. Bol bol gelmek ya da gitmek (para, yiyecek vs.). "Para su gibi akıyor, o harcamayacak da ben mi harcayacağım?"
Su gibi bilmek: Çok iyi, yanlışsız bilmek veya okumak. "Senin konunu da su gibi biliyorum."
Su gibi ezberlemek: Çok iyi, yanlışsız ve takılmadan söyleyebilecek ölçüde ezberlemek.
Su gibi gitmek: Bol bol harcamak. "Paralar su gibi gitti."
Su götürmez: Kesin, başka bir yoruma açık olmayan. "Şu anlattıkları su götürmez gibi geliyor bana."
Su götürür olmak: Çeşitli yorumlara elverişli olmak.
Su içinde kalmak: Çok terleyip sırılsıklam olacak biçimde ıslanmak.
Su katılmamış: Saf, katıksız, bozulmamış, başka bir etkiyle değişmemiş olan, hilesiz.
Su koyvermek: 1. Sebze ve et pişerken suyunu salıvermek. 2. Cıvıtmak, sözünde durmamak. "Su koyvermeden çalışamaz mısın sen?"
Su yüzü görmemiş: Hiç yıkanmamış, çok kirli. "Günlerce hapiste kaldım, su yüzü görmedim hiç."
Su yüzüne çıkmak: Belli olmak, aydınlanmak. "Bu işin asıl sebepleri su yüzüne çıkacak, sen de gününü göreceksin."
Sucuk gibi ıslanmak: Baştan aşağı, elbisesinin ve vücudunun her yanına su değmek. "Hortumu üstüme tutup beni sucuk gibi ısladı."
Sudan cevap: Üstünkörü, tutar yanı olmayan, baştan savma cevap. "Ne sordumsa sudan cevaplar aldım."
Sudan ucuz: Çok ucuz, adeta bedava gibi. "Sizin orada elbiseler sudan ucuzmuş öyle mi?"
Süklüm püklüm: Korkup çekinerek, ezilip büzülerek, utanıp sıkılarak. "Süklüm püklüm yanımıza yaklaştı.
Sükûtla geçiştirmek: Asıl mesele üzerinde bir şey konuşmamak, sessizce atlamak.
Sululuk etmek: Cıvıklık etmek, taşkın hareketlerde bulunmak, ciddi davranmamak. "Sululuk etmeyi bırak da çalışmaya bak."
Ş
Şundan bundan: Belli belirsiz, önemsiz şeyler. "Eh işte, şundan bundan konuşup durduk."
S
Sünger çekmek: Unutmak, silmek, hiçbir şey olmamış saymak. "Sen o işin üzerine bir sünger çek hele."
Süngüsü düşük: Eski atılganlığı, neşesi, canlılığı, etkinliği kalmamış. "Bir hayli süngüsü düşük çıktı müdürün yanından."
Ş
Şunu bunu bilmem :
Mazeret kabul etmem,özür dinlemem.
Şunu bunu bilmemek: İtiraz dinlememek, mazeret kabul etmemek, bahane istememek. "Şunu bunu bilmem, yarın akşam sizi bekliyoruz."
Şunun şurası: Küçümseme, azımsama, yakın bir yer belirtmek istendiğinde kullanılır. "Şunun şurası on adımlık yer, gelmeyecek misin?"
Şüphe kurdu: Kişinin içini kemiren, onu tedirgin eden kuşku. "Onu arkadaşlarıyla birlikte gönderdim ama yine de içimi bir şüphe kurdu kemirip duruyor."
S
Surat asmak: Kaşlarını çatıp yüzüne küskün ve dargın bir anlam vermek.
Surat bir karış: Öfkeli, kızgın, üzüntülü ve somurtkan. "Yanına vardığımızda suratı bir karıştı."
Suratını ekşitmek: Hoşnutsuzluğunu yüz ifadesiyle belli etmek. "Bütün gün suratını ekşitip durdu."
Sürüden ayrılmak: Herkesin tuttuğu yolu bırakıp ayrı bir yol takip etmek. "Sürüden ayrılanı her zaman kurt kapar mı?"
Sürüncemede kalmak: Gecikmek, bir türlü sonuçlanamamak, askıda kalmak. "Bizim iş sakın sürüncemede kalmasın çocuklar!"
Sus payı: Bir kimseye bildiklerini söylememesi karşılığında verilen para, susmalık.
Süt dökmüş kedi gibi: Bir kabahat işleyip de bu kabahatinden dolayı utanan, korkan, çekinen kimsenin durumunu anlatmak için kullanılır.
Süt kuzusu: 1. Henüz meme emen kuzu. 2. Çok küçük bebek, yavru, korunması gereken küçük çocuk. 3. Çok nazlı, el bebek gül bebek büyütülmüş kimse. "Daha süt kuzusu o, nasıl kıyılıp da vurulur ona?"
Süt liman olmak: Dingin, gürültüsüz, sakin olmak. "Ortalık bir anda süt liman olmuştu."
Sütü bozuk: Mayası bozuk, kötü soydan gelen ve ahlâksızlık eden kimse. "Senin gibi sütü bozuklara selam verilir mi?"
Sütüne havale etmek :
Karakterine,insanlık duygusuna bırakmak.
Suya götürüp susuz getirmek: Birinden çok kurnaz olmak, onu aldatabilecek kadar akıllı ve kabiliyetli olmak.
Suya sabuna dokunmamak: Sakıncalı konulardan uzak durmak, davranışlarıyla birilerini incitmeyecek yol tutmak. "Başına gelen son beladan sonra suya sabuna dokunmamaya karar verdi."
Suyu bulandırmak: İyi, olumlu, yolunda giden bir işi art niyetle karıştırmak. "Sen de suyu bulandırmasan olmaz değil mi?"
Suyu kaynamak: İş başından uzaklaştırılması zamanı yakın olmak. "Sen de suyu kaynayanlar arasında yer alıyorsun."
Suyu mu çıktı?: "Beğenilmeyecek nesi var, ne kusurunu gördün ki orada kalmıyorsun?" anlamında kullanılır.
Suyu nereden geliyor?: "Bu işi yürütmek için harcanan para hangi kaynaktan sağlanıyor." anlamında kullanılır.
Suyun başı: 1. Suyun çıktığı yer, kaynak. 2. En çok yarar sağlanacak yer. 3. Bir iş için en önemli, iş en son kendisinde bitecek kişi, mevkii. "Yorgun bedenlerini suyun başındaki çimenlerin üstüne bıraktılar."
Suyunca gitmek: Bir kimseyi öfkelendirmeyecek biçimde hareket edip davranışlarını onun isteğine, eğilimlerine uydurmak. "Aman kızım kocanın suyunca git de sana zarar vermesin."
Suyunu çekmek: 1. Yemek çok kaynayıp hiç suyu kalmamak. 2. Bir şeye özellikle de para harcanıp tükenmek. "Paralar suyunu çekti, ağanın da forsu bitti."
Suyunun suyu: Çok uzaktan ilgisi bulunan şey.
T
Taban çekmek :
Gitmek.
Taban tabana zıt: Birbirinin tamamen karşıtı olmak, birbirine çok aykırı. "Taban tabana zıt düşüncelere sahiptiler."
Taban tepmek (patlatmak): Yayan olarak çok uzun yol yürümek, çok sık gidip gelmek. "Kasaba ile köy arasında o iş için az taban tepmedim."
Tabana kuvvet: "Binecek bir şey yok, yayan gitmekten başka çare de kalmadı" anlamında kullanılır. "Haydi kalkın bakalım, tabana kuvvet!"
Tabanları kaldırmak: Çok hızlı yürümeye ya da çok hızlı koşarak kaçmaya başlamak. "Polislerin geldiğini görünce tabanları kaldırdı."
Tabanları yağlamak: 1. Uzak bir yere yayan olarak gitmek için hazırlanmak. 2. Hızlıca koşarak kaçmak.
Tabanvayla gitmek :
Yürümek.
Tabanvayla gitmek: Araçla değil de yürüyerek gitmek.
Taburcu olmak: İyileşen hasta, bakıma gerek duymadığından hastaneden çıkmak. "Taburcu olan arkadaşlarını karşılamaya gittiler."
Tadı damağında kalmak: Tadını, lezzetini bir türlü unutamamak. "O kebabın tadı damağımda kaldı."
Tadı tuzu kalmamak: Eski zevk veren yanı kalmamak, yavanlaşmak, güzel ve çekici durumu ortadan kalkmak. "İşlerimizin artık tadı tuzu kalmadı."
Tadına bakmak: Küçük bir parçasını ağzına alarak lezzetini denemek, nasıl olduğunu yoklamak. "Yemeğin tadına baktın mı?"
Tadına varamamak: Bir şeydeki ince güzelliği duyamamak, hissedememek ya da kavrayamamak. "Şu dostluğumuzun tadına varamadım daha."
Tadında bırakmak: Ölçülü olup aşırılığa kaçmamak. "Yeter çocuklar! Tadında bırakın, havayı bozacaksınız yoksa."
Tadını almak: 1. Bir şeyin lezzetini almak. 2. Yaptığı işten zevk duymaya başlamak. "O işin tadını aldı bir kez, daha peşini bırakmaz."
Tadını çıkarmak: Bir şeyin sağladığı güzelliklerden ya da imkanlardan istediği gibi yararlanmak. "Şu tatilin tadını çıkarmaya çalışacağım."
Tadını kaçırmak :
Zevkini bozmak
Tadını kaçırmak: Zevkine varılmaya çalışılan bir şeyde aşırılığa kaçarak olumsuz bir durum oluşturmak, zevki bozmak.
Tahtalı köy: Mezarlık.
Tahtası eksik: Aklı noksan, deli. "O ne biçim hareketti, tahtası eksik galiba!"
Takım taklavat: Hepsi, parçalarıyla birlikte.
Takıp takıştırmak :
Çok süslenmek.
Takıp takıştırmak: Özenerek süslenmek. "Takıp takıştırmış, öyle çıkmıştı sokağa."
Takke düştü kel göründü: Kusuru, kabahati örten şey ortadan kalkınca bütün çirkinlikler, hileler, ayıplar ortaya çıktı.
Talihi yar olmak :
Şansı yardım etmek.
Tam adamını bulmak: 1. En uygun kişiyi seçmek. 2. En uygunsuz kişiyi seçmek. "Tam adamını bulmuşsunuz hani!"
Tam takır kuru bakır: İçinde hiçbir şey yok, bomboş. "Tam takır kuru bakır bir ev bırakıp gitmişler."
Tam üstüne basmak: İstenilen şeyi bulmak, fikir ve davranışlarında isabet kaydetmek, istenilen sözü söylemek.
Tan atmak / ağarmak / sökmek: Gün doğmaya başlamak, şafak sökmek. "Köyümüze vardığımızda tan atıyordu."
Tanrı misafiri: Eve kendiliğinden gelen konuk. "O bir Tanrı misafiridir. Nasıl kalk git diyebilirim."
Tantuna gitmek :
1-Öldürülmek.2-Belaya uğramak.
Taraf tutmak: Bir yanı desteklemek, yan çıkmak. "Ben sana taraf tutup da onların düşmanlığını kazanma demedim mi?"
Tarihe karışmak: Yalnız adı anılır olmak veya etkisi yok olmak.
Taş atmak: Birine dokunacak, onu incitecek söz söylemek.
Taş attı da kolu mu yoruldu?: "Bu kazancı sağlamak için hiç yoruldu mu, emek verdi mi, para harcadı mı?" anlamında kullanılır.
Taş çatlasa: "Ne yapılsa, ne denli zorlansa, gerçekleşmesi imkânsız" anlamında kullanılır. "Taş çatlasa bu elbise otuz lira eder."
Taş çıkartmak: Biri, ötekinden niteliğiyle üstün olmak. "Nezaketiyle akranlarına taş çıkartıyor."
Taş kesilmek: Çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez olmak; sesini çıkaramamak, hareket edememek. "Çocuk sanki taş kesilmişti."
Taş üstünde taş bırakmamak (koymamak): Her şeyi yıkıp yerle bir etmek. "Belediye araçları gecekonduları yerle bir ettiler, taş üstünde taş koymadılar."
Taş yağar kıyamet kopar :
Felaket ve korkunç zaman .
Taş yürekli :
Acıması olmayan kimse.
Taş yürekli: Hiç acıma hissi taşımayan, merhametsiz. "Taş yürekli herifler, çocukları hiç acımadan kurşuna dizdiler."
Taşa tutmak: Üst üste taş atmak, sürekli taşlamak. "Çocuklar aşağı yoldan geçen karşı köylüleri taşa tuttular."
Tasamın on beşi :
Umrumda değil anlamında.
Taşı gediğine koymak: Zekice bir hareketle gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söylemek.
Taşı sıksa suyunu çıkarmak: Bedence çok kuvvetli, dinç kimse. "Taşı sıksa suyunu çıkarır bir adamdı, hastalık onu ne hâle getirmiş!"
Tası tarağı toplamak: Gitmek üzere bütün eşyasını toplamak. "Tası tarağı toplamış arabanın gelmesini bekliyorduk."
Tatlı dil: Gönül alıcı, hoşa giden, kırmayan konuşma biçimi ya da söz. "Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır."
Tatlı sert: Kırmamakla birlikte yumuşak da olmayan söz ya da davranış.
Tatlı su firengi: Batılılık taslayan, Batılı gibi davranan Doğulu Hristiyan.
Tatlıya bağlamak: Bir anlaşmazlığı tarafları memnun edecek biçimde bir çözüme ulaştırmak. "Nihayet işi tatlıya bağladık."
Tava gelmek: 1. Yumuşamak, kanmak. 2. Süzülecek duruma gelmek. "Söylediğim sözlerle tava geldi; tamam, yapalım dedi."
Tava getirmek: Gereği kadar ısıtmak.
Tavına getirmek: Bir işi en uygun duruma getirmek. "Tavına getirip söyle."
Tavır almak (takınmak): Belli bir durum ve davranış almak. "Ağabeyim bana niçin karşı tavır aldı bilmiyorum"
Tavşan yürekli: Korkak, ürkek, çekingen. "Amma da tavşan yürekli bir adammışsın."
Tavşana kaç tazıya tut: Birbirine karşı olan tarafları çatışma için kışkırtma, davranışlarında yüreklendirme.
Tavşanın suyunu suyu: İki şey arasında çok uzak bir ilgi olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tazıya dönmek: 1. Oldukça zayıflamış olmak. 2. Sırılsıklam, çok ıslanmış olmak.
Tebdil gezmek: Tanınmamak için kılık değiştirerek gezmek.
Tebelleş olmak: Kancayı takmak, musallat olmak, istediğini yaptırıncaya kadar yakasını bırakmamak. "Başıma iyice tebelleş oldu, nereye gitsem oraya geliyor."
Tebeşire peynir bakışlı :
İyi görmeyen şaşı olan kişi.
Tefe koymak: Biriyle ilgili olarak alaylı dedikodu yapmak. "Bunlar adamı tefe koyarlar, sakın ağzından bir şey kaçırma."
Tekbir getirmek: "Allah-ü ekber" diyerek Allah'ın adını yüceltmek.
Tekerine çomak sokmak: Birinin yolunda giden işini engellemek, aksatmak gibi davranışlarda bulunmak."Adamın tekerine çomak soktular, düzenini altüst ettiler."
Tekin değil: 1. İçinde cinlerin olduğu kabul edilen bina ya da yer. 2. Kendisinde bazı gizli güçlerin olduğu sanılan, tehlikeli kabul edilen kimse. "O eski ev tekin değil diyorlar."
Tel çekmek: 1. Telgraf çekmek. 2. Telle sınırlandırmak, telle çevirmek.
Telâşa düşmek: Heyecanlanmak, aceleci olmak.
Telleyif pullanmak: Kimi bezeme teli ve süslerle iyice süslemek. "Gelini bir güzel telleyip pulladılar."
Temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koymak: Bir meseleyi sürekli anlatmak, yeni bir şeymiş gibi birçok defa söz konusu etmek.
Temel atmak: 1. Bir yapının temellerini yapmaya başlamak. 2. Bir işe başlamak, ilk davranışta bulunmak, girişmek. "Evin temelini yarın atacağız inşallah."
Temel taşı: 1. Bir yapının temeline konan taş. 2. Bir şeye temel olan öğe, kişi, bir şeyin aslî unsuru, en güçlü dayanağı. "Bu şiir, onun şiir anlayışının temel taşıdır."
Temiz para: 1. Kesintiden sonra elde kalan para miktarı. 2. Doğru yoldan kazanılmış para.
Temize çekmek: Karalama halindeki bir yazıyı yeniden, silintisiz ve kazıntısız bir şekilde kâğıda yazmak. "Ödevlerinizi temize çekin."
Temize çıkmak: Bir kimsenin suçsuz olduğu anlaşılmak. "O yapmadı, temize çıkacak, göreceksin!"
Tencere dibin kara seninki benden kara: "Kötülükte, kusur yönünde sen benden daha betersin" anlamında kullanılır.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş :
Birbirine uygun ve eşit şeyleri anlatmak için kullanılır.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş: İki değersiz kişi bir araya gelmiş, birleşmiş, yakışmışlar birbirlerine.
Tencerede pişirip kapağında yemek: Kıt kanat geçinmek, olanıyla yetinmek.
Tepe tepe kullanmak: Yıpranacağını, eskiyeceğini düşünmeden, sakınmadan istediği gibi kullanmak. "Bu kadar istiyorsan al senin olsun, tepe tepe kullan!"
Tepeden bakmak: Küçümsemek, kendini üstün görmek. "İnsanlara tepeden bakmayı bırak artık, aciz bir varlık olduğunu düşün."
Tepeden inme: 1. Beklenmedik, şaşırtıcı, ansızın gelen. 2. Yüksek bir makamdan çıkan buyruk, emir. "Tepeden inmeyle bir sürü ehliyetsiz adam geçti işin başına."
Tepeden tırnağa (kadar): Her yanı, baştan aşağı, bütün vücudu. "Tepeden tırnağa gözden geçirdi ihtiyarı."
Tepesi atmak: Çok sinirlenmek, birden öfkelenmek. "Tepesi atar atmaz salondakileri dışarı çıkardı."
Tepesi üstü: Tepe taklak, başı yere gelmek üzere. "Çocuk sandalyeden tepesi üstü düşmüştü."
Tepesinde havan dövmek: Üst kattakiler gürültü yaparak alt kattakileri rahatsız etmek.
Tepesinden (başından) kaynar su dökülmek: Hiç ummadığı bir durumla karşılaşıp derin bir üzüntüye kapılmak, sıkıntı içinde kalmak. "Hayır cevabını alınca tepesinden kaynar su döküldü."
Tepesine binmek: 1. Şımarıklığı sebebiyle her istediğini yapmak, yaptırmak. 2. Kendinden güçsüzleri ezmek, onlara kötü davranmak. "Düşmanların tepesine binmek boynumuza borç oldu."
Ter dökmek: 1. Bir işi yapmak için çok zahmet, zorluk çekmek. 2. Çok terlemek. "Bu işi başarmak için az ter dökmedi."
Terbiyesini vermek: Yaptığı kırıcı hareketler, kullandığı kötü sözler için kendisini sertçe uyarmak, azarlamak, gerekirse dövmek.
Tercüman olmak: Başkasının duygusunu, düşüncesini dile getirmek, anlatmak.
Tere yağından kıl çeker gibi: Hiç kimseye zarar vermeden, çok kolaylıkla kimseye hissettirmeden, kimi sorumluluklardan kurtularak. "Merak etme sen, tereyağından kıl çeker gibi halledecektir işi."
Tereciye tere satmak: Birine çok iyi bildiği bir konuda bilgi vermeye çalışmak.
Ters tarafından kalkmak: Aksi, huysuz ve ters olmak. "Ters tarafından kalktın galiba, ne dersem tersini yapıyorsun."
Ters yüz etmek: İçini dışına, altını üstüne getirmek ya da çevirmek. "Gömleğin yakasını ters yüzü edip diktim."
Ters yüz geri dönmek: İstediğini elde edemeden, eli boş dönmek.
Tersi dönmek: Şaşkınlıktan bulunduğu ve gideceği yeri kestirememek.
Teselli bulmak: Avunmak.
Teselli etmek: Avundurmak, acısını gidermeye, onu rahatlatmaya çalışmak. "Arkadaşını en iyi şekilde teselli ettiğine eminim."
Teslim bayrağı çekmek: 1. Yenilgiyi kabullenmek, teslim olmak. 2. Bir çekişme sonunda karşısındakinin istediğini yapmaya razı olmak. "Yakında teslim bayrağını çekerler, endişeye kapılmayın."
Teslim olmak: 1. Kendinden üstün bir güç karşısında yenilgiyi kabul etmek, mücadeleden vazgeçmek. 2. Kendini teslim etmek, birtakım ellere bırakmak. "Teslim olursan kılına dokunulmayacaktır!"
Teşrif etmek: Onurlandırmak, şereflendirmek.
Tetikte olmak: Her an uyanık ve hazır bulunmak. "Ben size tetikte olun, gözünüzü dört açın demedim mi?"
Tez canlı: Aceleci, sabırsız, beklemeye dayanamayan. "Bu kadar tez canlı olma!"
Tez elden: Çabucak, bir an önce, çarçabuk. "Tez elden hastaneye gitmeli bu yaralı!"
Tezgâhı kurmak: İşe başlamak üzere tüm araç ve gereçleri hazırlamak, çalışmaya başlamak.
Tezkeresini eline vermek: Kovmak, işten atmak, işine son vermek.
Tıka basa doldurmak: Doldururken çok bastırıp sıkıştırmak, hiç boş yer bırakmamak. "Çuvalı tıka basa doldurun, ne alırsa kârdır."
Tıka basa yemek: Haddinden fazla yemek, çok yemek, mideyi rahatsız edecek kadar çok yemek. "Doymaz çocuk, tıka basa doldurdu karnını."
Tımarhane kaçkını: Delice işler yapan kimse.
Tıpış tıpış yürümek: 1. Kısa adımlarla çabuk yürümek. 2. İster istemez bir yere gitmek.
Tıraş etmek: 1. (Saç, sakal) benzeri tıraş işini yapmak. 2. Bıkkınlık verecek kadar uzun ve gereksiz konuşmak. "Yeni berber iyi tıraş yapamıyor."
Tırnak göstermek: Gözdağı vermek, korkutmak.
Tırpan atmak: 1. İstemediği kişilerin bir yerdeki görevlerine son vermek. 2. Kırıp geçirmek, topluca öldürmek, kıyıma uğratmak. "Genel müdür olunca, ilk işi yardımcılarına tırpan atmak oldu."
Tohuma kaçmak: Yaşlanmak, evlenme çağı geçip kartlaşmak.
Tok evin aç kedisi: Varlıklı olduğu hâlde doymayan, ihtiyacı olmadığı hâlde aç gözlülük eden, her gördüğüne sahip olmak isteyen (kimse). "Bu çocuk da tok evin aç kedisi."
Tok gözlü: Mala, paraya, yiyeceğe düşkün olmayan; cömert.
Tok sözlü: Sözünü esirgemeden, çekinmeden, hatır gönül dinlemeden söyleyen. "Rahmetli tok sözlü bir insandı."
Tokat aşketmek: Ansızın el içi ile vurmak.
Tongaya basmak: Tuzağa düşmek. "Çok kötü bastı tongaya."
Top atmak: İflas etmek. "Bu kadar kısa zamanda top atacağımızı sanmazdım."
Topa tutmak: 1. Bir yeri top ateşi altında bulundurmak. 2. Bir kimseye kırıcı, ağır sözler söylemek.
Toprağı bol olsun: Müslüman olmayan ölülerin anılması sırasında kullanılır, Müslüman ölüler için "Allah rahmet eylesin" denir.
Topu topu: (Azımsanan şeyler için) olup olacağı, yalnızca, hepsi. "Topu topu beş elma almış."
Topun ağzında: Tehlikeye, saldırıya en yakın yerde olmak.
Toz kondurmamak: Bir şeyi kusursuz göstermek, onda bir kusurun olabileceğini kabul etmemek. "Kızına da hiç toz kondurmuyor."
Toz olmak: Ortadan kaybolmak, kaçmak, uzaklaşmak. "Çabuk toz olun buradan."
Toz pembe görmek: Aşırı iyimser olmak; hemen her aksaklığı, üzücü durumları iyimserlikle karşılamak. "Hayatı hep toz pembe görmüştür."
Tozu dumana katmak: 1. Ortalığı altüst etmek, karışıklığa yol açmak, gürültü patırtı çıkarmak. 2. Çok fazla toz kaldırarak koşmak veya kaçmak. "Başıboş sığırlar tozu dumana katarak yokuştan aşağı iniyorlardı."
Tükürdüğünü yalamak: Verdiği sözden geri dönerek benliğini küçültmek. "Ben tükürdüğünü yalayan bir insan değilim, gideceğim oraya!"
Tümen tümen: Pek çok.
Tur atmak: Dolaşmak, dolaşıp gelmek. "Evin etrafında iki tur atıp yanıma gelsin."
Türkü yakmak: Bir türküye ezgi uydurmak. "Sevdiği kıza yanık bir türkü yakmış diyorlar."
Türküsünü çağırmak: Birinin hoşuna gidecek davranış ortaya koymak, söz söylemek, onun tarafını tutmak. "Ömrümce onun bunun türküsünü çağırıp durdum, yeter artık!"
Turnayı gözünden vurmak: Hiç beklenmedik bir kazanç sağlama imkanını ele geçirmek.
Turp gibi: Çok sağlıklı, sağlam, rahatı yerinde. "Merak etme, turp gibi o."
Turşu gibi olmak: Çok yorgun, bitkin düşmek. "Üç gündür çalışıyoruz, turşu gibi oldum, hiç hâlim kalmadı."
Turşusu çıkmak: 1. Çok yorulmak. 2. İyice ezilmek, parçalanmak. "Armutların turşusu çıkmış, yenecek hâlleri kalmamış."
Turşusunu kurmak: Bir şeyi kullanmak, harcamak gerekirken kıyamamak durumunda söylenir. "Kullanmadığı sandalyeyi vermiyor, turşusunu kuracak sanki."
Tut kelin perçeminden: Güç bir durumda çözümün zor olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tuttuğu dal elinde kalmak: Dayandığı, güvendiği şey önemini kaybederek işe yaramaz hâle gelmek, fayda temin edemez olmak.
Tuttuğunu koparmak: Her girişiminden başarıyla çıkmak, her işi becermek. "O tuttuğunu koparır bir delikanlıdır, güvenin ona."
Tutunacak dalı olmamak: Güveneceği, dayanacağı kimse bulunmamak. "Küçüktüm, tutunacak dalım yoktu, tek başımaydım."
Tütünü tepesinden çıkmak: Bir acının ateşiyle yanıp tutuşmak, çok üzülmek.
Tüy dikmek: Kötü bir işi, ortaya konan bir söz ya da davranışla daha da kötüleştirmek.
Tüyleri diken diken olmak: Korku, heyecan, endişe veya üşümekten vücuttaki tüyler, kıllar kabarmak, dikilmek. "Hava buz gibiydi, tüylerim diken diken olmuştu."
Tüyü düzmek: Önceleri kötü olan kılık kıyafetini düzeltmek, iyi yaşama kavuşmuş gibi güzel giyinir olmak.
Tuz (la) buz olmak: Kırılıp parçalanmak, çok küçük parçalara ayrılmak, paramparça olmak. "Masadan düşen vazo tuzla buz oldu."
Tuz biber ekmek: 1. Bir yemeğe tuz ya da biber dökmek. 2. Bir üzüntünün acısını, bir kusurun ağırlığını daha da artırmak. "İyi yaptın sanki, o günleri hatırlatarak tuz biber ektin kadının yüreğine."
Tuzlayayım da kokma: Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü olarak kullanılır.
Tuzluya mal olmak: Oldukça çok para harcanarak sağlanmış olmak. "Arabayı tamir ettirdik ama tuzluya mal oldu."
Tuzu kuru: Hiçbir derdi, sıkıntısı olmayan; kazancı yerinde olduğu için kaygılanmayan. "Sana göre hava hoş, gülersin, oynarsın, tuzun kuru nasıl olsa."
Ü
Üç aşağı beş yukarı:
Az bir farkla, az fazla ya da az eksik olmak üzere, yaklaşık olarak.
Üç buçuk atmak:
Çok korkmak, korku içinde olmak, istenmeyen bir durum olacak diye korkup durmak.
Üç otuzluk:
Yaşı hayli ilerlemiş (kimse).
U
Uç vermek:
1. Baş vermek (çıban). 2. Bitmek, sürmek (bitki). 3. Gelişme, büyüme başlangıcı göstermek. 4. Bilinmeyeni açıklığa kavuşturucu belirtiler ortaya çıkmak.
Uçan kuşa borcu (borçlu) olmak:
Pek çok kişiye borçlu olmak.
Uçan kuştan medet ummak:
Pek sıkıntıda bulunup, bu sıkıntıdan kurtulmak için her türlü çareye, olmadık yerlere başvurmak, yardım istemek.
Ü
Üçe beşe bakmamak:
Alışverişte fiyat konusunda küçük farkları önemsememek, almak ya da satmak konusunda cimri davranmamak.
U
Uçkuruna sağlam:
Namuslu, iffetine bağlı.
Uçsuz bucaksız:
Çok geniş.
Ucu dokunmak:
Bir işten biri zarar görür olmak, söylenen bir söz birine zarar vermek.
Ucu ortası belli olmamak:
Bir işe, söze nereden başlanacağı kestirilememek.
Ucu ucuna:
Ancak yetişecek kadar.
Ucunda bir şey olmak:
Bir şeyde gizli bir amaç bulunmak.
Ucunu kaçırmak:
Çıkmaza girmek, denetimi elinden kaçırmak.
Ucuz atlatmak:
Güç ve tehlikeli durumdan az bir zararla sıyrılmak.
Ulu orta söz söylemek:
Bir şeyin aslını bilmeden, düşünüp tartmadan, çekinmeden, açıktan açığa konuşmak.
Uma uma döndük muma:
Umut edilen, beklenilen şeyler gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğrayan, kötü durumlara düşen, zayıflayıp gücünü yitiren insanlar için söylenir.
Ü
Ümidini kesmek:
Artık ummaz olmak, olacağını beklememek, kavuşamayacağını anlamak.
Ümitsizliğe düşmek:
Gerçekleşmeyeceğine, olmayacağına inanmak.
U
Umurunda olmamak:
Aldırış etmemek, önem vermemek.
Ü
Ün kazanmak:
Adı her yerde duyulmak, şöhreti herkesçe bilinir olmak.
U
Ununu elemiş, eleğini asmış:
Hayatta yapmak istediklerini yapmış, geri kalan ömrü süresince artık yapacak önemli bir işi kalmamış kimseler için söylenir.
Ü
Üst baş:
Kılık kıyafet, giyim kuşam.
Üst perdeden konuşmak:
1. Üstünlük taslayarak konuşmak. 2. Çok yüksek sesle konuşmak.
Üste çıkmak:
Suçlu olduğu halde suçsuz durumda olduğunu söyleyip karşısındakini suçlamak.
Üste vermek:
Fazladan ödeme yapmak.
Üstesinden gelmek:
Becermek, üzerine aldığı işi başarmak, yapmak.
Üstü başı dökülmek:
Kılık ve kıyafeti çok eski olmak, perişan durumda bulunmak.
Üstü kapalı konuşmak:
Açık, kesin ifadeler kullanmadan konuşup dinleyenin kavrayışına bırakmak.
Üstünde durmak:
Bir işe önem vermek, o işle yakından ilgilenmek, uğraşmak.
Üstünde kalmak:
Artırma ya da eksiltme sırasında onda kalmak. 2. Suçlanmak.
Üstünden (şu kadar zaman) geçmek:
Aradan (şu kadar) zaman geçmek.
Üstünden atmak:
Başından savmak, bir şeyi ödev olarak kabul etmemek, başkasını ilgilendirdiğini belirtmek.
Üstünden dökülmek:
Bir giysi bol ve biçimsiz olmak, yakışmamak.
Üstüne (üzerine) düşmek:
1. Bir şeyi elde etmek için çok uğraşmak. 2. (Çocuğu) sevme ya da korumada çok ileri gitmek.
Üstüne (yatmak) oturmak:
Hiç hakkı değilken başkasının malını kendine mal etmek.
Üstüne almak:
1. Alınmak, bir hareketin kendisine karşı yapıldığını sanarak kaygılanmak. 2. Bir görevi üstlendiğini kabul etmek.
Üstüne atmak:
Kendi kaptığı bir suçu birine yüklemek.
Üstüne basmak:
1. Yerinde bir fikir beyan etmek. 2. İyice belirtmek.
Üstüne bir bardak (soğuk) su içmek:
O işten umudunu kesmek, o işin olacağına inanmamak, parasını ya da malını almaktan vazgeçmek.
Üstüne fenalık gelmek:
Aşırı ölçüde sıkılmak, çok bunalmak.
Üstüne geçirmek:
1. Bir malın tapusunu kendi üzerine yazdırmak ya da çıkartmak. 2. Bir çocuğu evlât edinmek, kendi nüfusunu kaydettirmek.
Üstüne gelmek:
Bir şey konuşulurken ya da yapılırken çıkagelmek.
Üstüne gül koklamamak:
Sevdiği birinden başkasını sevmemek, başkası ile ilişki kurmamak.
Üstüne titremek:
Pek fazla sevgi, özen göstermek; zarar gelmesin diye itinalı davranmak.
Üstüne toz kondurmamak:
Bir şeyin kusur, eksiği olduğunu kabul etmemek.
Üstüne tuz biber ekmek:
Bir üzüntüyü, derdi, kusuru artıracak durum oluşturmak.
Üstüne üstüne gitmek:
1. Bir konuda bir kimseye sürekli baskı yapmak. 2. Güç bir şeyden yılmayıp, sonucu tehlikeli de olsa, çekinmeden o şeyle uğraşmak.
Üstüne varmak:
1. Bir şeyi yapmasını zorlayarak istemek. 2. Bir kadın, evli bir erkekle evlenmek.
Üstüne yıkmak:
1. Kendi işlediği bir suçu başkasına yüklemek. 2. Kendisinin de sorumlu olduğu bir işin ağırlığını başkasına yüklemek.
Üstüne yürümek:
Yıldırmak, korkutmak amacıyla saldıracakmış gibi yapmak; ya da saldırmak.
U
Utancından yere geçmek:
Çok utanmak, kimsenin yüzüne bakamayıp sanki saklanacak yer aramak.
Ü
Üvey evlât gibi tutmak (saymak) :
Horlamak, haksızlık etmek, iyi davranmamak, küçümsemek.
U
Uyku bastırmak:
Aşırı derecede uykusu gelmek, uyuma isteği duymak.
Uyku çekmek:
Rahat ve huzurlu bir şekilde çok uyumak.
Uyku gözünden akmak:
Çok uykusu gelmek, göz kapakları kapanmak.
Uyku tulumu:
1. Uykuyu çok seven kimse, çok uyuyan. 2. İçine girilerek yatılan tulum biçimindeki yatak.
Uykusu kaçmak:
1. Uyuması gerekirken herhangi bir sebepten ötürü uyuyamamak. 2. Bir sorun yüzünden kaygılanmak, endişe duymak.
Uykusunu almak:
Gerektiği kadar uyumuş olmak.
Uykuya dalmak:
Rahat ve derin bir şekilde uyumak.
Uyur uyanık:
Yarı uykulu.
Uzağı (ileriyi) görmek:
Gelecekte ne olacağını sezmek, kestirmek.
Uzaktan uzağa:
1. İlgisi pek az olan. 2. Çok uzaktan.
Ü
Üzüm üzüm üzülmek:
Haddinden fazla, çok üzülmek.
U
Uzun boylu:
1. Boyu uzun olan. 2. Uzun süre. 3. Derinlemesine, ayrıntılarıyla.
Uzun etmek:
1. Nazlanmak, sözünde direnmek. 2. Sözü uzatmak, tartışmayı sürdürmek. 3. Aşırı gitmek.
Uzun hikâye:
Pek çok ayrıntıları bulanan, anlatması uzun sürecek, anlatılmadan da anlaşılamayacak olan olay ya da konu.
Uzun lafın (sözün) kısası:
Özetle, kısaca, sözü uzatmayarak.
Uzun uzadıya:
Çok ayrıntılı olarak, en ince noktalarına inerek.
V
Vadesi gelmek (yetmek):
1. Ömrü sona ermek, eceli gelmek, ölmek. 2. Süresi dolmak, ödeme zamanı gelmek.
Vakit geçirmek:
Oyalanmak, bazı şeylerle meşgul olarak zamanın geçmesini sağlamak.
Vakit kazanmak:
1. Karşı tarafı oyalayarak zamanı uzatmak. 2. Bir şeye ayrılan ya da harcanan zamanı uzatmak.
Vakitli vakitsiz:
Rastgele bir zamanda, gelişigüzel, uygun bir zamanı gözetmeden.
Vaktini almak:
Epey zaman harcanmasını gerektirmek, başka bir işe ayrılmış zamanı tutmak.
Vaktini öldürmek:
Zamanını yararsız, gereksiz, boş işlerle ya da hiç iş yapmadan, boş yere geçirmek.
Vaktini şaşmamak:
Tam zamanında.
Vara yoğa karışmak:
Her şeye, üstüne lazım olsun olmasın her işe karışmak.
Varlık göstermek:
Beğenilir bir iş yapmak; kendini kanıtlayacak, göze görünür bir görevini yerine getirmek; kendini göstermek.
Varlıkta darlık çekmek:
Elinde her imkan olduğu halde bunlardan yararlanamamak, sıkıntıya düşmek.
Vay canına!:
Şaşma, öfke duygusunu dile getirmek için kullanılır.
Vebali boynuna olmak:
Bir işin günahını yüklenmek.
Velveleye vermek:
Gereksiz bir heyecana, telaşa düşürmek.
Verip veriştirmek:
Ağır sözler söylemek, ağzına ne gelirse söylemek.
Veryansın etmek:
Hiç insaf göstermeden, acımadan saldırmak; ağzına geleni söylemek.
Viraneye çevirmek:
Yakıp yıkmak, yıkıntı durumuna getirmek, harap etmek.
Vıdı vıdı etmek:
Söylenip durmak, hemen her şeyi eleştirip beğenmediğini söyleyerek durmadan konuşmak, etrafındakileri rahatsız etmek.
Vız gelmek (vız gelip tırıs gitmek):
Hiç önemsememek, aldırış etmemek.
Voli vurmak:
Haksız olarak kazanç elde etmek, vurgun vurmak.
Volta atmak:
Bir aşağı bir yukarı dolaşmak, gidip gelmek.
Vücuda getirmek:
Oluşturmak, meydana getirmek, var etmek.
Vücudunu ortadan kaldırmak:
Öldürmek.
Vur abalıya:
Bütün yükün yumuşak huylu kişiye yüklenmesi; sessiz, güçsüz kimsenin hırpalanması, hakkının çiğnenmesi durumunda karşıdaki kişiye sitem yollu söylenir.
Vur dedikse öldür demedik ya!:
Bir isteği, dileği yerine getirirken aşırılığa kaçıp da işi berbat edene karış söylenir.
Vur patlasın çal oynasın:
Aşırı zevk ve eğlence; aşırı zevk ve eğlenceye düşkün kimsenin parasını bu yolda harcamasını anlatır.
Vurduğu yerden ses getirmek:
Eli ağır olmak, çok kuvvetli vurmak.
Vurdumduymaz Kör Ayvaz:
Umursamaz, aldırmaz, duygusuz ve kayıtsız kimse.
Vurucu güç:
Çok etkin silahlarla donatılmış, özel eğitim görmüş askerî birlik.
Y
Ya bu deveyi gütmeli, ya bu diyardan gitmeli: "Bu işi mutlaka yapmalısın, başka yolu yok, aksi taktirde burada kalamazsın." anlamında kullanılır.
Ya devlet başa, ya kuzgun leşe: "Giriştiğim iş beni ya büyük bir varlığa ve mevkiye ulaştıracak ya da mahvedecek, batıracak" anlamında söylenir.
Ya herrü (herro) ya merrü (merro): "Tehlikeyi göze aldık, giriştiğimiz işte ya batar ya da çıkarız" anlamında kullanılır.
Ya sabır çekmek: Kötülüklere, sıkıntılara, üzücü olaylara karşı tepki göstermemeye çalışıp, Cenab-ı Allah'tan kendisine sabır vermesini istemek.
Yabana atmak: Önem vermemek, önemsiz görüp dikkate almamak, üzerinde durmamak."Babanın sözlerini sakın yabana atayım deme."
Yabancılık çekmek: Bir iş ya da çevrede yabancı olmaktan dolayı ortaya çıkan zorlukların etkisinde kalmak."Ona hiç yabancılık çektirmedi."
Yad eller: 1. Baba ocağından uzak yerler, gurbet. 2. Yabancı kimseler, yabancılar. "Yiğidim yad ellerde kalmasın, dönsün geri Rabbim."
Yâd etmek: Anmak, hatırlamak. "Seni her gün yad ederiz buralarda."
Yağ bağlamak: Semirmek, üzerine biriken yağ katılaşmak.
Yağ bal olsun: "Yediğin, içtiğin helâl ve afiyet olsun" anlamında söylenir.
Yağ tulumu: Çok şişman, çok yağlı. "Birkaç ay sonra yağ tulumu olacak, şuna birisi söylese de çok yemese."
Yağcılık etmek: Dalkavukluk etmek, övmek, pohpohlamak. "Öğrenci öğretmenine yağ çekiyor, gözünün içine bakıyor, bu şekilde iyi not alacağını sanıyordu."
Yağlı ballı olmak: Araları çok iyi, içli dışlı, samimi olmak. "Öyle yağlı ballı olmuşlardı ki birbirlerine her şeylerini anlatıyorlardı."
Yağlı kapı: Çalıştırdığı kimselere bol kazanç sağlayan kimse, kuruluş, aile ya da yer. "Herkese nasip olmaz öyle yağlı kapı."
Yağlı kuyruk: Kolayca ve bolca yararlanılabilecek kaynak; basitçe sömürülebilecek iş veya kimse. "Bulmuşsun bir yağlı kuyruk, çek babam çek!"
Yağlı müşteri: Bol paralı, çok alışveriş yapan zengin alıcı. "İki üç yağlı müşterimiz de olmasa kapamak zorunda kalacağız bu dükkânı."
Yağma gitmek: Bir şey çok alıcı bulup çok satılmak, kolay müşteri bulmak. "Kapanın elinde kalıyor, yağma gidiyor, koş koş, sen de yetiş!.."
Yağma Hasan`ın böreği: Hakkı olanın da olmayanın da kolayca yararlandığı, kimsenin korumadığı, her yanından sömürülen kaynak.
Yağma yok: "Öyle şey olmaz, buna izin vermezler, kolay kolay elde edemezsin" anlamında bir tutumun ya da davranışın yanlışlığı ifade etmek için kullanılır.
Yağmur yağarken küpünü doldurmak: Kazanma fırsatı varken ondan yararlanıp para veya mal edinmek. "Bana bak aslanım, daha ne istiyorsun, yağmur yağarken küpünü doldur yoksa pişman olursun."
Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak: Bir tehlikeden, güç bir durumdan kaçarken daha kötüsüyle karşılaşmak.
Yahudi pazarlığı: Tarafların çıkarlarını düşünerek çekişe çekişe yaptıkları pazarlık. "Benimle Yahudi pazarlığı yapmaya kalkma lütfen."
Yaka paça: Hiçbir itiraz dinlemeden, zorla, kuvvet kullanarak (götürmek). "Polisler adamı yaka paça götürdüler."
Yaka silkmek: Bıkıp usanmak; bir iş, durum, yer ya da kimsenin olumsuz yanlarından tedirginlik duyduğunu belirtmek. "Doğrusu yaka silkinecek bir iş seninki de."
Yakadan atmak: Savıp kurtulmak, başından atmak. "İnan onu yakamdan atmaya çalışıyorum."
Yakası açılmadık: Hiç duyulmadık, bilinmedik, ayıp söz, küfür.
Yakasına sarılmak: İstediği şeyi almak ya da dövmek için tutup bırakmamak, zorlamak. "Çocuk annesinin yakasına sarılmış balon diye ağlıyordu."
Yakasına yapışmak: Hesap sormak ya da bir şey istemek için tutup bırakmamak. "Beni de götüreceksin diye yakama yapıştı, ben de getirmek zorunda kaldım."
Yakasını bırakmamak: Bezdirecek kadar üstüne düşmek, ısrar etmek, yanından ayrılmamak. "Ne olursa olsun yakasını bırakmayıp paramı alacağım ondan."
Yakasını kaptırmak: Bir şeyin, bir kimsenin etkisinden kendisini kurtaramamak, ona bağlanmış olmak.
Yakayı ele vermek: Yakalanmak, kaçamayarak ele geçmek. "Mahallenin hırsızı sonunda yakayı ele verdi."
Yakayı kurtarmak: Umulmazken bir işten ya da kimseden kurtulmak, kaçmak. "Bu pis işten yakayı nasıl kurtardık hâlâ anlayabilmiş değilim."
Yakayı sıyırmak: Kurtulmak, kaçmak. "Çok şükür şu adamdan yakayı sıyırdık."
Yakınlık duymak: Birine karşı sevgi ve ilgi duymak, yabancılık hissetmemek. "Hayatta yakınlık duyduğum tek insandı."
Yakışık almamak: Yerinde olmamak, uygun düşmemek, yaraşmamak. "Çocuğu herkesin içinde azarlaman hiç de yakışık almadı."
Yalan dolan: Hile, düzen, dalavere, yolsuz davranış. "Yalan dolanla iş görmeye kalkanların başına işte bunlar gelir."
Yalan yere: Gerçeğe uygun olmayarak. "Yalan yere adamı şikâyet ettiler."
Yalancı pehlivan :
Sözde kahraman.
Yalancı pehlivan: Yapamayacağı bir işi yapabilecekmiş gibi görünen kimse, palavracı. "Yalancı pehlivanın biridir o, ona güvenmeyin."
Yalancısı olmak: Doğruluğu bilinmeyen, inanılmayacak sözleri bir başkasından işiterek söylemiş olmak. "Ben şefin yalancısıyım, müdür ihalelerde insiyatifini kullanıyor ve rüşvet yiyormuş."
Yalayıp yutmak: 1. İştahla, hiçbir şey bırakmadan yiyip bitirmek. 2. Kötü bir söz ya da davranış karşısında sessiz kalıp, kabullenmek. "Sofradaki bütün yemekleri yalayıp yuttu."
Yalova kaymakamı :
Değersiz olduğu halde çalım satan kişilere söylenir.
Yalpa vurmak: İki yana, sağa sola; bir o yana, bir bu yana sallanarak yürümek. "Nedendir bilmem, yalpa vurarak yürüyordu."
Yalvar yakar olmak: Çok yalvarıp yakarmak.
Yan bakmak: Beğenmeyerek, kötü niyetle, düşmanca bakmak. "Bu adamın her gün yan bakması artık canıma yetti!"
Yan basmak: 1. Aldanmak. 2. Kaypaklık edip dürüst davranmamak. "Sana tanınan bu fırsatı iyi değerlendir, sakın yan basayım deme."
Yan çizmek: Kendisine yüklenen bir görevden kaçmak. "Üç kişi yan çizdi, demek ki ikimiz taşıyacağız bu bidonları."
Yan gelip yatmak: Yapacak işleri olduğu hâlde yapmamak, rahatına bakmak, keyfince yaşamak. "Hiç çalışmıyor, yan gelip yatıyor akşama kadar."
Yan gözle bakmak: 1. Kötü niyetle, düşmanca bakmak. 2. Göz ucuyla bakmak. "Tezgâhtaki mallara yan gözle bakıp geçti."
Yan tutmak: Taraflardan birini desteklemek, onun söz ve davranışlarını benimsemek, yansız olmamak. "Yan tutmayıp tarafsız kalırsan senin için daha iyi olur."
Yan yan bakmak: Düşmanca, kötü niyetle bakmak.
Yandan çarklı: 1. Şekeri yanına konmuş olan kahve veya çay. "Usta, iki yandan çarklı yap!" 2. Bir omuzu düşük olarak yürüyen. 3. Çarkı yanda olan gemi.
Yangın var diye bağırmak :
Bir şeyden çok bıkmak,bezmek.
Yangına körükle gitmek: Anlaşmazlığı, gerginliği, kargaşalığı artırıcı, her iki tarafı kışkırtıcı söz ve davranışlarda bulunmak. "Sen karışma, çekil aralarından, yangına körükle mi gitmek istiyorsun?"
Yanık ses: Hüzünlü, çok dertli, içindeki acıyı dile getiren ses.
Yanına (kâr) kalmak: Kendisinden öç alınmamak, yaptığı kötülük sert karşılık görmemek, cezasız kalmak. "Adamın yaptığı yanına kâr kaldı, nasıl adalet bu?"
Yanına bırakmamak: Kendisine yapılan kötülüklerin öcünü almak, cezasını sert karşılıklarla vermek. "Bunu, onun yanına bırakmayacağım."
Yanına salâvatla varılır: Çok öfkeli, kızgın ve kibirlidir.
Yanından bile geçmemiş: Hiç ilgisi yok, en ufak benzerliği bile yok. "Sen kardeşini bir görsen, bu onun yanından bile geçmemiş."
Yanıp tutuşmak: 1. Elde etmek için güçlü bir istek duymak, elde edemediği için de büyük üzüntü içinde olmak. 2. Kuvvetli bir aşkla sevmek. "Bakan olmak isteğiyle yanıp tutuşuyordu."
Yanıp yakılmak: Sızlanıp şikâyet etmek, derdini döküp durmak. "Çoluk çocuk açtı, kimse yardım elini de uzatmıyordu, birine de yanıp yakılmayı bir türlü kendine yediremiyordu."
Yanlış ata oynamak: Kazanmak için giriştiği işte tuttuğu yol, dayandığı kimse dayanıksız ve çürük çıkmak, dolayısıyla aldanmış olmak.
Yanlış kapı çalmak: İsteğinin yapılamayacağı bir yere başvurmak. "Meğer biz yanlış kapı çalmışız."
Yapmadığını bırakmamak: Bütün kötülükleri yapmak, eziyet etmek.
Yaptığını bilmemek :
Aklı başında olmamak.
Yara açmak: 1. Bir şeyin yüzünde, özellikle de vücudun bir yerinde yara oluşmasına sebep olmak. 2. Büyük dert, acı, üzüntü vermek. "Onun sözleri içimde bir yara açtı."
Yaraya merhem olmak: Acil ihtiyaçları karşılamak. "Şu getirdiklerim yaraya merhem olur mu bilmem?"
Yardan atmak: Bir kimseyi aldatarak kazaya uğratmak, tehlikeli bir durumun içine itmek, türlü belâlara sokmak. "İnsan dostunu yardan atar mıymış?"
Yarı buçuk: Tam değil, çok az, tamamlanmamış, baştan savma.
Yarı yolda bırakmak: Verilen desteği, yapılan yardımı sonuna kadar götürmemek. "Sana nasıl güvenebilirim, beni kaç kez yarı yolda bıraktın."
Yarım adam: Güçsüz, sakat, zayıf, hasta kimse. "Ben bir yarım adamım diye beni hor göremezsiniz!"
Yarım ağızlı (söylemek): İsteksizce, istemeye istemeye, gönülsüzce (söylemek). "Demek sizi de yarım ağızla davet ettiler."
Yarım yamalak: Gelişigüzel, üstünkörü, eksik ve kusurlu. "Ödevlerini bir daha yarım yamalak yapma!"
Yarından tezi yok: En kısa zamanda, çok çabuk, geciktirmeden.
Yaş Dökmek: Ağlamak. "Senin için az yaş dökmedi ailen."
Yaş tahtaya (yere) basmamak: Kolay kolay tuzağa düşmemek, uyanık davranmak. "O, benim yaş tahtaya basmayacağımı iyi bilir."
Yaşını başını almış (olmak): Yaşı epeyce ilerlemiş olmak, yaşlanmış veya olgunlaşmış olmak. "Yaşını başını almış bir adamdır, çekinmeyin, gidin, size olgun davranacaktır."
Yaşını içine akıtmak: Hissettiği acıyı, ızdırabı, üzüntüyü belli etmemek; ağlamak isteğini bastırmak.
Yatağa düşmek: Hastalık yüzünden yatmak zorunda kalmak, ayağa kalkamayacak durumda olmak. "Sizin yüzünüzden yatağa düştü çocukcağız."
Yatak yorgan yatmak: Çok hasta olmak. "Bizim adam yatak yorgan yatıyor, ne yiyor, ne içiyor."
Yataklık etmek: Bir suçluya yardım etmek, onu gizlemek, barındırmak.
Yatırım yapmak: Gelir amacıyla bir işe para yatırmak veya aynı amaçla önceden ortam hazırlamaya çalışmak. "Biz o arsayı yatırım yapmak için aldık."
Yavaş gel: "Atıp tutma, abartma, ölçüsüz konuşma" anlamında kullanılır.
Yaya kalmak: 1. Taşıt ya da hayvana binmeden yürümek zorunda kalmak. 2. Yardımcısız kalmak, güvendiği yer ve kişileri kaybetmek, istediği şeyi yapamaz olmak. "İşte şimdi yaya kaldın, ne yapacaksın görelim?"
Yayan yapıldak: Çıplak ayakla, yayan. "Onca yolu yayan yapıldak yürüyecek."
Yaygarayı basmak: Bağırıp çağırmak, önemli bir nedeni olmadığı hâlde feryat etmek. "Elinden şekeri alınınca yaygarayı bastı."
Yaz boz tahtasına çevirmek: Bir konuda birbirine uymayan kararlar almak, kararsızlık yüzünden bir konuda sık sık fikir değiştirmek.
Ye kürküm ye: Saygının kişiliğe karşı değil, zenginliğe, varlığa, giyim ve kuşama karşı gösterildiğini anlatmak için kullanılır.
Yedeğe almak: Bağlayarak arkasından çekip götürmek.
Yedi canlı: Pek çok ölüm tehlikesi geçirip sağ kurtulan insan ya da hayvan. "Yedi canlı mısın nesin, nasıl kurtuldun o kazadan?"
Yedi düvel: Bütün devletler, herkes, bütün dünya. "İstiklâl Savaşı`nı yedi düvele karşı verdik biz."
Yedi iklim dört bucak: Hemen her yer, bütün dünya. "Yedi iklim dört bucak dolaştı durdu."
Yedi kat yabancı: El, ne akraba, ne tanıdık, hiçbir yakınlığı yok. "Yedi kat yabancıyla iş yapmam diyor."
Yediden yetmişe: En büyüğünden en küçüğüne, eli ayağı tutan herkes. "Halk yediden yetmişe silâhlanmış düşmanı bekliyordu."
Yediği naneye bak: Yersiz, uygunsuz iş yapanlar için kullanılır.
Yediği naneyi kokutmak :
Uygunsuzluğunu ortaya koymak.
Yeğ tutmak: Bir şeyi bir şeyden daha önemli görüp tercih etmek. "Kim ki öbür dünyayı bu dünyaya yeğ tutar, o kazanmıştır."
Yel kayadan ne alIr :
İmkansız bir durumu belirtmek için kullanılır.
Yel yeperek yelken kürek: Telâş içinde, çok acele olarak, heyecanla.
Yele vermek: 1. Boşuna harcamak. 2. Savurmak. "Bütün parayı yele vermek zorunda mıydın?"
Yelkenleri suya indirmek: Israrından, iddiasından, direnmekten vazgeçip karşısındakinin dediğini kabul etmek; yüksekten atıp tutmayı bırakarak yumuşamak. "Yelkenleri nasıl da suya indi dediğini yaptıramayınca."
Yeme de yanında yat: İstek uyandıran, görünüşü çok çekici olan, çok lezzetli yemekler için kullanılır.
Yemeden içmeden kesilmek: Bir üzüntü, korku ya da heyecan sebebiyle yiyemez duruma gelmek, iştahı kapanmak. "Yemeden içmeden kesildi, âşık mıdır nedir?"
Yemin etsem başım ağrımaz: "Gerçek olduğundan eminim, bu konuda yemin de edebilirim" anlamında kullanılır.
Yenilir yutulur gibi değil: 1. Yenmeyecek nitelikte (yiyecekler için). 2. Aşırı, çok pahalı. 3. Çok ağır, kabul edilmez (söz). 4. Kendisiyle başa çıkılamayacak durumda olan. "Doğrusu yenilir yutulur gibi değildi o sözler."
Yer almak: 1. Bir şey yapanların arasında bulunmak. 2. Adına ayrılan yerde bulunmak "Şiir komisyonunda sen de yer aldın mı?"
Yer cücesi: Ufak tefek olduğu gibi kurnaz, fitneci, çok bilmiş kimse.
Yer demir gök bakır: "Hiçbir yerden yardım alma umudu kalmadı, bütün kapılar kapalı, yardım imkânları ortadan kalktı, kime baş vurdumsa elim boş döndüm" anlamında çaresizliği anlatmak için kullanılır.
Yer etmek: 1. İz bırakmak. 2. İyice yerleşmek. "Bu sözler kulağına iyice yer eder umarım."
Yer tutmak: 1. Bir yeri kaplamak. 2. Birine bir yer ayırmak. "Salonda yer tutmak yasaktır!"
Yer vermek: 1. Önemini belirtmek. 2. Kendi yerini bir başkasına vermek. 3. İmkân tanımak. "Bu fikre de yer vermeliyiz."
Yer yarılıp içine girmek: 1. Çok utanmak. 2. Yitirilen şey bir türlü bulunamamak. "Yer yarılıp içine girdi sanki, önceki gün şurada duruyordu."
Yer yerinden oynamak: Bir olay toplumda telâş, heyecan, gürültü, patırtı, kargaşa oluşturmak."Bu kaleyi de zaptedersek yer yerinden oynayacak, bizi kimse tutamayacak artık."
Yerden yere çalmak: Çok hırpalamak, acınacak duruma düşürmek, zor durumlarda bırakmak. "Bütün milletin içinde yerden yere çaldı delikanlıyı."
Yere bakan yürek yakan: Uslu, uysal, sessiz görünüp gizliden gizliye ve sinsice dolap çeviren, kötülük yapan kimse. "Desene yere bakan yürek yakan cinstenmiş o da."
Yere göğe koyamamak: Çok önem vermek, nasıl ağırlayacağını ve memnun edip mutlu kılacağını bilememek.
Yeri yurdu belirsiz: Serseri; ne iş yaptığı, nerde kaldığı, nereli olduğu bilinmeyen. "Yeri yurdu belirsiz bu adama yüz verme demedim mi?"
Yerin dibine geçmek: 1. Çok utanmak, sıkılmak. 2. Kaybolmak, göze görünmez olmak. "Şuradaydı ama bulamıyorum, yerin dibine geçti sanki!"
Yerinde duramamak: Sürekli hareket etmek, kıpırdanmak, sabırsızlanmak, içi içine sığmamak, eyleme geçmek için telâş içinde dolaşmak. "Gelecekleri haberini alınca ne yapacağını şaşırdı; yerinde duramıyor, sağa sola koşturup duruyordu."
Yerinde saymak: 1. Yürür gibi yaparak hep aynı yerde ayaklarının birini kaldırıp birini basmak. 2. Hiç gelişme, ilerleme gösterememek. "Okullar neredeyse kapanacak ama bizim çocuk hâlâ yerinde sayıyor, okumayı bir türlü sökemedi."
Yerinde yeller esmek: Yok olmak, artık bulunmamak. "Gittiğimde ayakkabıların yerinde yeller esiyordu."
Yerinden oynamak: 1. Bulunduğu bir yerden ayrılmak. 2. Hareketli, heyecanlı, gürültülü, karışık bir zaman yaşamak. "O büyük kahramanın dönüş haberi gelir gelmez şehir yerinden oynamıştı sanki!"
Yerinden oynatmak: Yerini değiştirip başka bir yere kaldırmak. "Sakın bu vazoyu yerinden oynatmayın."
Yerine geçmek: 1. Görevden ayrılan birinin yerine geçmek. 2. Bulunmayan bir nesnenin yerine kullanılabilmek. "Emekli olan müdürün yerine geçmek için iki müdür yardımcısı yarışa tutuştular."
Yerini bulmak: 1. Aradığı bir yeri bulmak. 2. Yerine gelmek. 3. Kendine uygun durumu, mevkiyi bulmak. "Yerini bulursam kızımı vermekte gecikmeyeceğim."
Yerini doldurmak: 1. Daha önce görevinden ayrılan, yerine geçtiği biri kadar başarılı olmak. 2. Yerinin adamı, görevinin üstesinden gelir olmak. "Bakalım yerini doldurabilecek mi?"
Yerle bir etmek: Bir yeri yakıp yıkmak, tahrip etmek, temeline kadar söküp dağıtmak, taş taş üstüne bırakmamak. "Koca kenti bir saat bombalayıp yerle bir ettiler."
Yerli yersiz: Uygun olsun olmasın, uygun zamanı kollamadan. "Yerli yersiz konuşup duruyor geveze adam."
Yeşil ışık yakmak: Bir şeyin olmasına izin vermek, göz yummak. "Onların bize yeşil ışık yakacaklarını hiç sanmıyorum."
Yiğitlik sende kalsın: "Karşısındaki anlamasa da hoşgörü göster, özveride bulun, ılımlı davran, böylelikle soylu davranışını göstermiş olursun" anlamında bir anlaşmazlığa son vermek için taraflardan birine söylenir.
Yiyip bitirmek :
1-Onmaz hale getirmek. 2-Devamlı eziyet etmek.
Yiyip bitirmek: 1. Parayı tüketinceye dek harcamak. 2. Yemeği sonu gelinceye kadar yemek. 3. Birini üzmek, tedirgin etmek, devamlı hırpalamak. "Senin bu hareketlerin beni yiyip bitirdi!"
Yılan hikâyesi: Bir türlü sonuca bağlanamayan, çözümlenemeyen, uzayıp giden (mesele ya da iş). "Yılan hikâyesine döndü iş, ne yapacağız şimdi?"
Yılanın kuyruğuna basmak: Zararı dokunacak, kötülük yapacak bir kimseye ilişmek ya da sataşmak yoluyla fırsat vermek.
Yıldırım gibi :
Büyük bir hızla.
Yıldırımla vurulmuşa dönmek: Ansızın ortaya çıkan kötü bir durum karşısında sarsılmak, ne yapacağını bilemez olmak, bitkin ve şaşkın bir duruma düşmek. "İflas haberini duyunca yıldırımla vurulmuşa döndü, oraya yığılıp kaldı."
Yıldırımları (veya şimşekleri) üstüne çekmek: Kimi davranışlarıyla pek çok kimseyi kızdırarak eleştirilere, saldırılara yol açmak. "Bu hareketlerinle şimşekleri üzerine çekiyor, hepimizi tehlikeye atıyorsun."
Yıldızı barışmamak: Aralarında görüş, düşünce ve duygu ayrılıkları bulunup birbirlerinden hoşlanmamak, birbirleriyle iyi geçinmemek, anlaşıp uyuşamamak. "Şu adamla yıldızım bir türlü barışmadı gitti."
Yıldızı parlamak :
Şans yüzüne gülmek.
Yıldızı parlamak: Çok başarılı olup herkesin dikkatini çekecek duruma gelmek, ün kazanmak. "Yıldızı parladığı bir sırada hayata veda etti."
Yıldızı sönmek: Ününü ve itibarını kaybetmek. "Yıldızının bu kadar çabuk söneceği kimin aklına gelirdi ki!"
Yok canım!: 1. Gerçek mi, öyle mi? 2. Hayır inanmam, doğru değil bu! "Yok canım, değil ona gitmek, hiç görmedim bile."
Yok devenin başı!: "Daha neler, çok abartıyorsun, bu sözlere inanmam" anlamında, söylenenlere inanılmayacağını anlatmak için kullanılır.
Yok pahasına: Son derece ucuz, değerinin altında bir fiyata, ölü fiyatına. "Yok pahasına sattılar evi, yazık oldu."
Yol almak: 1. Çıkılan yolda ilerlemek."Bir saatte epey yol alırız." 2. Mesleğinde ilerlemek. "Kaynakçılığa başlayalı çok olmadı ama oldukça yol aldı."
Yol aramak: Bir meseleye çare bulmaya çalışmak, imkân aramak. "Bu çıkmazdan kurtulmak için bir yol arıyoruz fakat bulamıyoruz."
Yol bulmak: Bir çözüm, bir çare bulmak. "İnşallah bir yolunu bulur, öderiz borcumuzu."
Yol geçen hanı: Hemen herkesin girip çıktığı, uğradığı yer. "Sanki bu ev yol geçen hanı, hiç mi rahat etmeyeceğiz kendi evimizde!"
Yol göstermek: 1. Rehberlik etmek, yolu bilmeyene tarif etmek, nasıl gidileceğini anlatmak. 2. Nasıl davranılacağını, ne yapılacağını öğretmek. "Benim elimden bir şey gelmez, patrona git, o bir yol gösterir sana."
Yol iz bilmemek: 1. Bulunduğu yerde yabancı olup gideceği yolu ve yeri bilmemek. 2. Görgüsüz davranmak.
Yol kesmek: 1. Birinin geçmesine engel olmak. 2. Issız yerlerde, yollarda soygunculuk yapmak. "Düğün alayının yolunu kesmiş eşkıyalar."
Yol tutmak: Yaşayışını inandığı, doğru bildiği bir düzende sürdürmek. "Sen de kendine özgü bir yol tuttun demek!"
Yol yordam: Bir şey, davranış ya da yapışın usul ve kuralları. "Madem yol yordam bilmezsin neden kalkışırsın böyle bir işe."
Yola çıkmak: 1. Bir yere gitmek üzere bulunduğu yerden ayrılmak. "Sabah erkenden yola çıkacaklarmış."
Yola düşmek: Bir zorunluluk sebebiyle yola çıkmak, yol almaya başlamak. "Çabuk olun, onlar yola düşmüşlerdir bile."
Yola gelmek: Ters tutumunu düzeltmek, uslanmak, istenilen biçimdeki davranışı kabul etmek. "Kaygılanma, eninde sonunda yola gelecektir."
Yola getirmek: Birinin bir konudaki ters tutumunu düzeltmek.
Yoldan çıkmak: 1. Bir taşıt bir sebeple yolundan ayrılmak, gitmez olmak. 2. Kötü yola sapmak, doğru yoldan ayrılmak, azgınlığa düşmek. "Komşunun çocuğu iyice yoldan çıkmış, ne yaptığını bilmiyor."
Yoldan kalmak: Gitmek istediği yere gidememek, alıkonmak, bir engel dolayısıyla gecikmek. "Çekilin önümüzden, bizi biraz daha oyalarsanız yoldan kalacağız."
Yolu (ayağı) düşmek: Yolu üzerinde bulunan o yerden geçmesi gerekmek; o yer, yolu üzerinde bulunmak. "Sizin köye de yolum düştü, babanı gördüm, sana selâm söyledi."
Yolu düþmek :
Bir rastlantı sonucu gelmek.
Yolu tutmak: Bir yoldan kimseyi geçirmeyecek biçimde düzen kurmak. "Askerler tam teçhizatlı yolu tutmuşlar, bekliyorlardı."
Yoluna (rayına) girmek: İstenilen biçimi almak, gerekli olan şekilde gelişmek.
Yoluna çıkmak: 1. Karşılamaya gitmek. 2. Yolda karşısına çıkmak. "Bütün kasaba halkı yeni gelen kaymakamın yoluna çıkmıştı."
Yoluna koymak: Bir işi olumlu bir duruma sokmak, istenilen şekle getirmek. "İşlerini kısa zamanda yoluna koymayı başardı."
Yolunu beklemek: Gelmesini beklemek. "Az yolunu beklemedi oğlunun."
Yolunu bulmak: 1. Kanunî olmayan yollardan kazanç sağlamak. 2. Çözüme ulaşmak, gereken çareyi bulmak. "Onu razı etmenin yolunu buldum, çabuk benimle gel."
Yolunu kaybetmek: Hangi yoldan gideceğini bilememek, şaşırmak. "Çocuklar yollarını kaybetmişler, tam aksi yönde ilerliyorlardı."
Yolunu sapıtmak: Kötü yola düşmek, doğru yoldan ayrılmak. "Yolunu sapıtmış şu adamı Allah'tan başka kim doğru yola getirebilir?"
Yolunu yapmak: Bir işi olumlu sonuca ulaştıracak ya da mümkün kılacak girişimde bulunup hazırlık yapmak veya tedbir almak.
Yorgan gitti, kavga bitti: "Kavga, çekişme, anlaşmazlık nedeni olan şey ortadan kalkınca kavga da sona erdi." anlamında kullanılır.
Yorgunluğunu almak: 1. Yorgun kişi, yorgunluğunu gidermek için dinlenmek. 2. Yorgun birini dinlendirmek.
Yorgunluğunu çıkarmak: 1. Dinlenmek. 2. Yaptığı işten, dinlenmesini sağlayacak iyi bir haber alıp huzur içinde olmak.
Yörüngesine oturtmak: 1. (Uydu) istenilen yerde ve yönde hareket eder olmak. 2. Bir iş yoluna girmek, rayına oturmak.
Yuf ervahına : .
Lanet olsun anlamındaki bir karşı çıkma sözü.
Yufka yürekli: Çok duygulu olup olaylardan hemen etkilenip ağlayan, çok acıyan, üzülen kimse."Senin bu kadar yufka yürekli olacağını düşünemezdim.
Yük altına girmek: Sorumluluk gerektiren, ağır bir görevi kabul etmek. "Desene boş yere yük altına girmişiz biz."
Yük olmak: 1. Sıkıntılı bir işi başkasına yaptırmak. 2. Masraflarını başkasına ödetmek. "Çocuklarım artık bana yük olmuyorlar."
Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal: İki davranış, iki kimse, iki karşıt şey arasında bir tercih yapamama zorluğunu anlatmak için kullanılır.
Yüksek perdeden konuşmak: 1. Yüksek sesle konuşmak. 2. Meydan okurcasına sert konuşmak. 3. Yapılması güç şeyleri yapacakmış gibi abartılı konuşmak. "Bu adam yüksek perdeden konuşmaya bayılıyor."
Yükseklerde dolaşmak: Elde edilmesi zor şeyler istemek. "Yükseklerde dolaşmayı bırak da olabilecek bir şey iste."
Yüksekten atmak: Yapamayacağı şeyleri söylemek. "Amma da yüksekten atıyor."
Yükte hafif pahada ağır: Taşınması kolay, değerli eşya (altın, elmas gibi.)
Yükün altından kalkmak: 1. Üzerine aldığı ağır bir işi başarmak. 2. Gördüğü bir iyiliğin karşılığı olarak bir şeyler yapmak. "Onu bu yükün altından kalkamaz sananlar nasıl da yanıldılar."
Yükünü tutmak: Çok zenginleşmek, para ve mal kazanmış olmak. "Kısa zamanda yükünü tuttu bizim komşu."
Yumruk kadar: 1. Küçücük, bir yumruk büyüklüğünde ancak (nesne). 2. Küçük çocuk. "Yumruk kadar çocuktan dayak yediğin doğru mu?"
Yumurta kapıya gelmek: Yapılması gereken bir iş için zaman daralmış olmak, iş çok sıkışık zamana rastlamak. "Sen hep işleri yumurta kapıya gelence mi yaparsın?"
Yumurtaya kulp takmak: Hemen her şeye bir kusur bulmak, bahane bulmakta usta olup hiçbir şeyi beğenmemek.
Yumuşak yüzlü: Kendisinden istenilenleri geri çevirmeyen, kimseyi gücendirmek istemeyen kimse. "Yumuşak yüzlü olduğum için mi tepeme çıkıyorsunuz?"
Yüreği (içi) parçalanmak: Çok acımak, karşılaştığı bir durum sebebiyle çok üzüntü duymak. "Zavallının o hâlini görünce içim parçalandı."
Yüreği ağzına gelmek: Birden bire çok korkmak, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi hızlı hızlı atmak. "Karanlık ve ıssız sokakta yürürken bir çığlık duydu, yüreği ağzına geldi o an."
Yüreği çarpmak: 1. Korku ve kaygı duyup merak etmek, bu sebeple tedirgin olmak. 2. Yüreği hızlı vurmak.
Yüreği cız etmek: Çok acımak, içi sızlamak. "Eşinin o hâlini görünce yüreği cız etti."
Yüreği dayanmamak: Çok acı duymak, acısına katlanamamak. "Ailesinin son ferdini de kaybedince yüreği dayanmadı ihtiyar kadının, yatağa düştü."
Yüreği ezilmek: 1. Üzülmek, çok acı duymak. 2. Çok acıkmış olmak. "İçim eziliyor, bir şeyler yemeliyim."
Yüreği ferahlamak: İçi kaygıdan, sıkıntıdan kurtulmak.
Yüreği geniş olmak :
Gamsız olmak,her şeyi kaldırabilmek.
Yüreği hop etmek: Bir olay karşısında birdenbire korkup heyecanlanmak.
Yüreği kabarmak: 1. Midesi bulanmak. 2. Merak, kaygı, korku ve sıkıntı yüzünden derin bir soluk alma gereği duymak.
Yüreği kalkmak: Heyecanlanmak. "Tekne sallandıkça yüreği kalkıyordu."
Yüreği kararmak: İçine bir karamsarlık, bir sıkıntı çökmek; iyimserliği ortadan kalkmak. "Yüreğin kararmasın, onu bulacağımızdan emin ol."
Yüreği katı: Acımasız, acıma duygusundan yoksun kimse.
Yüreği küt küt atmak: Korku ve heyecandan yüreği hızlı hızlı çarpmak.
Yüreği oynamak: Ansızın heyecanlanmak veya korkmak, tedirgin olmak.
Yüreği pek: 1. Korkusuz, yürekli, çok cesaretli. 2. Yüreği katı. "Onca insanla baş etmeyi göze alıyor, yüreği pek bir insanmış demek ki."
Yüreği yanmak: 1. Çok fazla acımak. 2. Bir felâkete uğramak. "Yüreğim yanıyor, acısını bir türlü unutamıyorum."
Yüreğine (içine) dert olmak: Birine karşı ya da birinin kendine karşı yaptığı bir davranış sonradan kendisi için acı, üzüntü kaynağı olmak. "Ona yemek vermedim ama yüreğime dert oldu."
Yüreğine (içine) işlemek: Çok tesirli olmak, derinden acı vermek.
Yüreğine inmek: 1. Birdenbire ölmek. 2. Büyük ölçüde üzülmek. "Bu acı haberi verip de yüreğine indirmek mi istiyorsun?"
Yüreğine od düşmek: Yüreği yanmak, belli bir sebep sonucu büyük bir acı duymak, çok üzülmek. "Kim ki başkasının uğradığı felâket onun yüreğine od düşürür, işte adam odur."
Yüreğine su serpilmek: Duyduğu üzüntüyü hafifletecek bir haberle karşılaşmak, ferahlamak. "Demek mahkemeye başvurmaktan vazgeçmiş, yüreğime su serpildi doğrusu, yoksa olayı hemen herkes duyacaktı."
Yürekte var, elde yok:
Yetenekli olup imkansızlıklar yüzünden bunu geliştiremeyen insanlar için söylenir.
Yürükten bağlanmak: İçten, samimi olarak sevgi ve saygı duymak.
Yürürlüğe girmek: Bir kanun ya da kararname uygulanmaya başlamak.
Yuvarlak hesap: Ayrıntıya girmeden, bir bütün sayıya yaklaşık olarak tamamlanabilen hesap. "Aldığımız mallar yuvarlak hesap yüz bin lira tuttu."
Yuvarlanıp gitmek: Eldeki imkânlar içinde hayat sürmek. "Yuvarlanıp gidiyoruz işte."
Yuvasını bozmak: Ev ve aile düzenini bozmak, dağıtmak, alt üst etmek. "Hiç sebepsiz yuvasını bozdu nankör adam."
Yuvasını yapmak: Birinin hakkından gelmek, hakettiği ceza ya da cevabı vermek. "Onun yuvasını yapmak ancak bana düşer."
Yuvasını yıkmak: 1. Birinin eşinden ayrılmasına yol açmak. 2. Bir kimse eşinden ayrılarak aile düzenini bozmak, yok etmek. "Zorla kadıncağızın yuvasını yıktılar, lânet olsun onlara."
Yüz bulmak: Kendisine gösterilen hoşgörüden yararlanma yoluna gidip şımarmak, hoşa gitmeyen davranışlarda bulunmak.
Yüz dökmek: Zorlanarak, utanmayı ve sıkılmayı göze alarak, yalvararak bir kimseden ricada bulunmak.
Yüz görümlüğü: Güveyin gelinin duvağını açarken verdiği armağan.
Yüz göz olmak: Senli benli olmak ve birbirinden çekineceği kalmamak, aradaki mesafe kalkmış olmak, lâubalileşmiş olmak. "İyice yüz göz olduk, beni artık dinlemiyorlar."
Yüz karası: 1. Utanılacak bir durum. 2. Ailesi, çevresi için utanç verici bir iş yapmak."Ailemizin o yüz karasını hiç kimse görmeye gitmeyecek, anladınız mı?"
Yüz kızartıcı: Çok utandırıcı hareket veya durum.
Yüz tutmak: Bir şey olmak üzere bulunmak. "Hava kararmaya yüz tuttu."
Yüz üstü bırakmak: Tamamlanmamış bir durumda, yarı yolda bırakmak. "İşleri yüz üstü bırakıp gitti."
Yüz vermek: Her istediğini yerine getirerek şımartmak; yakınlık göstererek, hoş görülü davranarak ölçüsüz hareketler yapmasına sebep olmak.
Yüz yüze bakmak: Yakın ilişki içinde bulunup, bu ilişkileri bir süre devam etmek. "Birbirimize iyi davranalım, epey bir zaman burada yüz yüze bakacağız."
Yüz yüze gelmek :
Karşılaşmak.
Yüz yüze gelmek: 1. Birden karşılaşmak. 2. Bir araya gelmek. "Bu meseleyi yüz yüze geldiğiniz zaman konuşursunuz."
Yüzde kalmak: 1. Derinleştirmemek. 2. Önemli şeyler meydana getirmemek.
Yüze gülmek: 1. Sevimli, çekici görünmek. 2. Yalandan dost görünmeye çalışmak. "Yüze gülüp arkadan insanın ekmeğini alır onlar."
Yüze vurmak: İşlediği bir suçu ya da kabahati birinin açıkça yüzüne söyleyip onun utanmasına yol açmak. "Suçunu sakın yüzüne vurup da utandırma onu."
Yüze yüze kuyruğuna gelmek: Uzun süren bir işin sonuna yaklaşmış olmak.
Yüzü ak: Suçu, utanılacak durumu bulunmamak; temiz ve saf olmak. "Alnım açık, yüzüm aktır."
Yüzü görmemek: Kimi şeylere hiç sahip olamamak, onlardan uzak bulunmak."Çocuklar günlerdir et yüzü görmediler."
Yüzü gözü açılmak: 1. Çevresi ile ilişkilerini geliştirmeye başlamış olmak, dünyayı anlamaya başlamak. 2. İyiyi kötüyü, kendine yarayanı ayırt edici duruma gelmek.
Yüzü gülmek: 1. Sevinci yüz hatlarında anlaşılır olmak. 2. Neşelenip sıkıntıdan kurtulmak, feraha kavuşmak. "Bakıyorum yüzün gülüyor, sebebi ne ola ki?"
Yüzü kalmamak: Bir kimseye karşı pek borçlu bulunmak ve ondan artık bir şey isteyecek hâli kalmamak. "Bugüne kadar ne istedimse verdi. Artık yüzüm kalmadı, git, isteyebileceksen sen iste."
Yüzü kara: Utanacak bir durumu olan.
Yüzü kasap süngeri ile silinmiş: Utanacak, sıkılacak, arlanacak yanı kalmamış; arsız.
Yüzü sirke satmak: Yüzünden hoşnut olmadığı anlaşılmak, asık yüzlü olmak. "Baksana, yüzü sirke satıyor adamın."
Yüzü soğuk: Ürküntü veren, hoşnutluk vermeyen, sevimsiz. "Aman ne yüzü soğuk adamdı o öyle!"
Yüzü suyu hürmetine: Bir kimsenin hatırına değer verildiği için. "Hz. Peygamber'in yüzü suyu hürmetine Cenab-ı Allah, bizleri inşallah bağışlar."
Yüzü tutmamak: Bir şey istemeye ya da söylemeye çekinmek, cesaret edememek. "Babamdan para isteyeceğim ama bir türlü yüzüm tutmuyor."
Yüzü yerde: Alçakgönüllü.
Yüzü yok: "Bir şeyi yapmaya cesareti yok, öyle yanlışlıklar yaptı ki teklif etmeye utanıyor." anlamında kullanılır.
Yüzünden (suratından) düşen bin parça olmak: Sıkıntısı, öfkesi ve küskünlüğü yüz ifadesinden belli olmak. "Babamın yüzünden düşen bin parça, ne oldu yine?"
Yüzünden okumak: 1. Ezberden değil, yazılı kâğıttan ya da kitaptan okumak. 2. Neler hissettiğini, durumunu yüzünden anlamak. "Onun ne mal olduğu yüzünden anlaşılıyor."
Yüzüne bir daha bakmamak: Darılıp küsmek, bir daha konuşmamak; önemsemeyip ilgisiz kalmak.
Yüzüne kan gelmek: Benzi beti yerine gelmek, sağlığına kavuştuğu yüzünün kızarmasından belli olmak; soluk rengi geçmek. "İki şişe serum verdiler, sonunda yüzüne kan geldi."
Yüzünü ağartmak: Yakın çevresinin övünç duymasına neden olacak bir iş yapmak veya başarı kazanmak. "Uluslararası maratonda birinci gelerek milletin yüzünü ağarttı bu çocuk."
Yüzünü ağartmak: Yakınlarının övünç duymasına neden olacak beğenilir bir iş yapmak.
Yüzünü ekşitmek: Rahatsız olduğunu, hoşnut olmadığını, öfke duyduğunu yüz ifadesiyle belli etmek. "Haydi kalk, yüzünü ekşitme öyle, çok kalmayacağız onlarda."
Yüzünü gören cennetlik: Uzun bir süre ortalıkta görünmeyen kimseler için kullanılır.
Yüzünü kara çıkarmak: Yaptığı bir iş ya da davranışla birini utandırmak, mahçup duruma düşürmek. "Sakın onu gönderme, yüzünü kara çıkarır yoksa, pişman olursun!"
Yüzünü kızartmak: Birini utandırıp yüzünün kızarmasına yol açmak. "Onun utanacağı sözleri söyleyip de yüzünü kızartmadan duramaz mısın sen?"
Yüzünün akıyla çıkmak: Bir işe girip o işten başarı elde ederek, onurunu zedelemeden, utanılacak bir duruma düşmeden çıkmak.
Z
Zahmet çekmek :
Eziyet ve yorgunluğa düşmek.
Zahmet etmek :
Yorulmak.
Zahmete sokmak:
Birine sıkıntı, güçlük ve yorgunluk vermek; masraf ettirmek.
Zaman kazanmak:
Birini oyalayarak ihtiyacı olduğu zamanı mümkün olduğunca uzatmaya çalışmak.
Zaman kollamak:
1. Uygun bir fırsat beklemek. 2. Bir işin sırasını beklemek.
Zaman öldürmek:
Kimi şeylerle uğraşarak belli bir zamanın geçmesini sağlamak, boş şeylerle vakit geçirmek.
Zaman vermek:
Bir iş için belli bir süre ayırmak.
Zaman zaman:
Belli olmayan zamanlarda, ara sıra.
Zamane çocuğu:
Eski nesile göre hayli yadırganacak davranışlarda bulunup sözler sarf eden kimse.
Zar tutmak:
Tavla oyununda istediği sayıyı getirmek için, atmadan önce, zarlara parmaklar arasında belli bir biçim verip öyle atmak.
Zar zor:
1. Güçlükle, zorla. 2. “Ucu ucuna, kıt kanaat, istenilen ölçüye ancak yaklaşabildi.” anlamında kullanılır.
Zart zurt etmek:
Bağırıp çağırarak, yükseklerden atıp tutarak çıkışmak; kendini büyük göstererek kaba kuvvet gösterisinde bulunmak.
Zebunu olmak :
Birine çok düşkün olmak.
Zehir etmek:
Bir şeyin tadını kaçırmak, iyiyken kötü duruma sokmak.
Zehir zemberek:
İnsanın içine işleyen, onurunu zedeleyen çok acı söz.
Zembereği boşanmak:
1. Saatin zembereği kurulmaz duruma gelmek. 2. Kendini tutamayarak uzun uzun gülmek.
Zemheri zürafası (gibi):
Kışın ince elbise giyip gezenler için söylenir.
Zemin hazırlamak:
Bir işin gerçekleştirilmesi için uygun ortam hazırlamak, meydana getirmek.
Zemzemle yıkanmış olmak:
Biri, ötekine göre çok daha iyi nitelikte olmak.
Zerre kadar :
Yok denecek kadar.
Zevahiri kurtarmak:
Bir işi gereği gibi değil de üstünkörü yapmak ve böylece söz gelmesini önlemek, görünüşü kurtarmak.
Zeval bulmak:
Son bulmak, bozulup yok olmak, çökmek.
Zeval vermemek:
Zarar ziyan vermemek, korumak.
Zevkine varmak:
Bir şeyin tadını alabilmek, çıkarmak ve duymak; inceliklerini görebilmek.
Zevkini çıkarmak:
Bir şeyin tadından, güzelliğinden olabildiğince yararlanabilmek.
Zevkten dört köşe olmak:
Çok mutlu olduğu anlaşılmak, çok sevinip keyiflenmek ve aşırı zevk duymak.
Zeytinyağı gibi üste çıkmak:
Bir konuda haksız olduğunu kabullenmeyerek kurnazlıkla kendini haklı ya da suçsuz çıkarmaya çalışmak.
Zifiri karanlık:
Çok karanlık.
Zihin açıklığı:
İyi, sağlıklı düşünebilme gücü.
Zihne dank etmek :
Uzun zamandır anlaşılamayan bir şeyi,herhangi bir olayın araya girmesiyle birdenbire anlamak.
Zihni bulanmak (karışmak):
Sağlıklı düşünemez olmak, olaylar arasındaki bağlantıyı kaybetmek, ne yapacağını şaşırmak.
Zihnini bulandırmak:
1. Kuşkulandırmak. 2. Düşünemez hâle getirmek.
Zihnini çelmek:
1. Bir kimseyi yanıltmak. 2. Kandırıp baştan çıkarmak.
Zihnini kurcalamak:
Aklına takılan bir şeyi anlamaya, kavramaya çalışmak.
Zihnini oynatmak:
Çıldırmak, aklını yitirip delirmek.
Zil gibi :
Parasız ve aç.
Zilleri takıp oynamak :
Çok sevinmek.
Zilsiz oynamak :
Çok sevinmek.
Zimmetine geçirmek:
1. Kendine mal etmek. 2. Bir hesabı birinin borcuna eklemek.
Zincire vurmak:
Prangaya vurmak (mahkûmu).
Ziyafet çekmek:
Konukları yemek vererek ağırlamak.
Ziyan etmek:
Yersiz, boş yere harcamak.
Ziyanı yok:
“Önemli değil, önemi yok!” anlamında kullanılır.
Ziyaret etmek:
Birini görmeye, biriyle görüşmeye, bir yeri görmeye gitmek.
Zıddına gitmek:
Karşısındakini sinirlendirmek, sinirini bozmak; bir şeyin tersine hareket etmek.
Zılgıt yemek:
Azarlanmak, paylanmak.
Zınk diye durmak:
Birdenbire, aniden durmak.
Zırnık (bile) vermemek:
Az da olsa, en ufak bir şey de olsa vermemek.
Zıvanadan çıkmak:
1. Çok sinirlenip öfkelenmek, taşkınca hareketlerde bulunmak. 2. Delirmek, aklını oynatmak.
Zokayı yutmak:
Aldatılıp zarara sokulmak.
Zora binmek:
İş güçleşmek, ancak zor kullanarak halledilecek hâle gelmek.
Zora gelmemek:
Sıkıntıya ve baskıya katlanamamak, güçlüğe sabredememek.
Zoru olmak:
Kendisini zorlayan bir sıkıntısı, derdi olmak.
Zorun ne?:
“Ne istiyorsun, amacın ne?” anlamında kullanılır.
Züğürt tesellisi:
Kötü bir işte en önemli şeyi kaybettiği zaman bazı önemsiz, iyi olmayan bir yan bularak sevinmek ve kendini avutma.
Zülfüyâra dokunmak:
İşle ilgili olanı, hatırlı ve güçlü kimseyi veya yüksek bir makamı kimi söz ve davranışlarla gücendirmek, darılmasına yol açmak.
Zümrüt gibi :
Yemyeşil.
Zurnacının karşısında limon yemek :
Uygunsuz bir davranışta bulunarak,çalışamaz hale getirmek.
Zurnanın zırt dediği yer:
Yapılmakta olan işin en hassas, en önemli, en can alıcı noktası.
Zurnayı biz çaldık,parsayı o topladı :
Haksızlık edip hazıra konanlar için söylenir.